Özel Haber

Ritmin ve Tutkunun Şehri: Sevilla

Abone Ol

Haber / Umut Çor

“Antalya Merakı” adlı seyahat ve kültür platformunun kurucusu rehber dostum Boran Kavaz ile yaptığımız Endülüs seyahatinin 3. yazısı ile karşınızdayım. Bu kez size renkli sokaklarında yürümeye doyamadığımız, bir gece kalırız deyip iki gecemizi ayırdığımız Sevilla’yı anlatacağım…

Endülüs yolculuğumuz ilerledikçe şehirler de karakter değiştirmeye başladı. Córdoba’nın dingin bilgeliğinden sonra Sevilla’ya vardığımızda, daha ilk adımda şunu hissettik:

Burası yaşayan, konuşan, hatta dans eden bir şehir. Sevilla sessizce anlatmaz; kolunuzdan tutar, sizi içine çeker.

Guadalquivir Nehri boyunca uzanan şehir, tarih boyunca Endülüs’ün kalbi olmuş. Ama Sevilla’yı özel kılan yalnızca geçmişi değil; geçmişle bugünü aynı sokakta, aynı masada, aynı kadehte buluşturabilmesi.

Renklerin Arasında Kaybolmak

Sevilla sokaklarında yürümek, bir tablonun içine girmek gibi. Sarı, turuncu ve toprak tonlarındaki binalar; ferforje balkonlardan sarkan sardunyalar; daracık sokaklarda yankılanan kahkahalar… Özellikle Santa Cruz Mahallesi, şehrin ruhunu en iyi yansıtan yerlerden biri. Eski Yahudi Mahallesi olan bu bölge, labirenti andıran sokaklarıyla insanı bilerek kaybettiriyor.

Boran’la birlikte sokaklarda amaçsızca yürümeyi seçtik. Çünkü Sevilla’da rota çizmek yerine sezgilerinize güvenmek en doğrusu. Bir köşede flamenko sesi duyuyor, bir diğerinde küçük bir meydanda çocukların top oynadığına rastlıyorsunuz. Şehir, tüm bu sahneleri büyük bir doğallıkla sunuyor.

İhtişam ve İnanç: Sevilla Katedrali ve Giralda

Sevilla Katedrali, Avrupa’nın en büyük gotik katedrallerinden biri. İçeri girdiğinizde büyüklüğüyle sizi adeta yutuyor. Ama asıl ilginç olan, Giralda Kulesi. Bir zamanlar minare olarak inşa edilen bu yapı, bugün katedralin çan kulesi. Sevilla’da da tıpkı Córdoba’da olduğu gibi, mimari üzerinden anlatılan bir tarih var.

Giralda’ya çıktığınızda, Sevilla ayaklarınızın altına seriliyor. Kiremit çatılar, palmiye ağaçları ve uzakta parlayan Guadalquivir… Bu manzara, Sevilla’nın neden yüzyıllar boyunca Endülüs’ün merkezi olduğunu sessizce açıklıyor.

Kristof Kolomb’un Mezarı

Yazılarımı takip eden okurlar benim tarihe ilgimi bilirler. Özellikle coğrafi keşiflere ve denizciliğe olan ilgimden dolayı Sevilla Katedrali’nde bulunan Kolomb’un mezarını görmek benim için heyecan verici idi. Kolomb’un mezarının hikayesi ilginç. O dönemin kraliçesi ile ters düşen Kolomb öldüğünde İspanya’ya gömülmek istemediğini vasiyet ediyor. Bunun üzerine yine o dönem İspanyol sömürgesi olan Dominik’e gömülüyor. Ancak Fransızlar Dominik’i ele geçirince kemikler Küba’ya kaçırılıyor. 100 yıl sonra İspanya Küba’yı da kaybedince Kemikler Sevilla katedraline taşınıyor.

İşte o kemikler bugün Sevilla Katedrali’nin içinde görkemli bir tabutun içinde yatıyor. Tabutu 4 İspanyol Krallığını temsil eden heykeller taşıyor.

Saray Bahçelerinde Zaman: Real Alcázar

Sevilla’nın belki de en etkileyici duraklarından biri Real Alcázar. Endülüs-İslam mimarisinin Hristiyan döneminde de nasıl ustalıkla devam ettirildiğinin en zarif örneklerinden. Avlular, çiniler, kemerler ve bahçeler… Her detayda bir incelik var.

Bahçelerde dolaşırken zaman kavramını kaybettik. Su sesleri, portakal ağaçları ve gölgeli yollar… Alcázar, Sevilla’nın gürültüsünden kısa bir kaçış sunuyor ama şehirden koparmıyor. Çünkü Sevilla’da her şey bir bütün.

Tapas Saatleri: Hayat Masada

Ve elbette tapas… Sevilla’yı anlamanın yolu biraz da ayakta yenilen küçük tabaklardan geçiyor. Akşamüstü olduğunda barlar dolmaya başlıyor. İnsanlar uzun uzun oturmuyor; bir yerde bir kadeh, başka bir yerde iki lokma…

Bir barda jamón ibérico, diğerinde tortilla, bir başkasında kızarmış deniz ürünleri… Tapas kültürü sadece yemek değil; sosyalleşmenin, paylaşmanın ve hayatı aceleye getirmemenin bir yolu. Boran’la bar bar dolaşırken, Sevilla’nın neden bu kadar sıcak ve samimi olduğunu daha iyi anladık.

Geceye Karışan Flamenko

Gün geceye dönerken Sevilla da başka bir kimliğe bürünüyor. Dar sokaklardan gelen flamenko ritimleri, alkışlar ve ayak sesleri… Flamenko burada bir gösteri değil, bir ifade biçimi. Acıyı, sevinci, tutkuyu aynı anda taşıyor.

Bir küçük mekânda, sahneyle seyirci arasındaki mesafe neredeyse yokken izlediğimiz flamenko, Endülüs ruhunun belki de en çıplak hâliydi.

Endülüs’ün Neşeli Vedası

Sevilla’dan ayrılırken içimde garip bir his vardı. Toledo’da düşünmüş, Córdoba’da susmuş, Sevilla’da ise yaşamıştık. Bu şehir bize şunu hatırlattı: Tarih sadece müzelerde değil; sokakta, masada ve müzikte yaşar.

Endülüs yolculuğumuzun bu durağı, kalbimize ritim, zihnimize renk kattı. Ve biliyorum ki Sevilla, bir kez gidenin içinden hiç tam olarak çıkmaz.

Malaga’yı anlattığım bir sonraki yazımda buluşmak üzere…