Özel Haber

Bir Masal Diyarı’na yolculuk: Sintra’da Unutulmaz İki Gün

Abone Ol

Haber / Umut Çor

Endülüs, Portekiz yolculuğumun sonlarına yaklaşıyordum. Lizbon’un canlı sokaklarından ayrılıp Sintra’ya doğru tarifeli tren seferi ile yola çıktım. Yaklaşık 45 dakika süren bu yolculuk kentin banliyöleri arasında geçiyordu. Yola çıktığımda, beni sıradan bir günübirlik gezinin beklediğini sanıyordum. Yanılmışım. Tren, Atlantik’ten gelen nemli rüzgârların ve yeşil tepelerin arasından ilerlerken hava yavaş yavaş değişmeye başladı. Sintra’ya yaklaştıkça gökyüzü bulutlarla kaplandı, ince bir yağmur kendini hissettirdi. Zaten burası, yılın büyük bölümünde serin ve yağışlı havasıyla biliniyor. Ancak bu sisli ve hafif yağmurlu atmosfer, Sintra’ya ayrı bir gizem ve romantizm katıyordu.

Sintra İçi Ulaşım

Sintra içi ulaşım biraz karışık. Taksilere Sintra içine her zaman giriş izni verilmediği için onlara ulaşmanız zor. İki ayrı otobüs ve bir minibüs hattı sürekli ring yapıyor. Otobüslere günlük 13 Euro karşılığı istediğiniz kadar binebiliyorsunuz. Ben size bunu öneririm. 434 numaralı otobüs Pena Sarayı ve çevresine, 435 ise Monserrate civarına götürüyor. Bana sorarsanız Sintra 2 tam günlük bir destinasyon. Doğayı ve tarihi koştur koştur gezmek istemiyorsanız.

Pena Sarayı

Ring otobüsüne atladıktan sonra ilk durağım tepelerin zirvesinde yükselen Pena Sarayı oldu. Rengârenk kuleleri, sarı ve kırmızı cepheleriyle adeta bir Walt Disney dünyasından çıkmış gibiydi. Sarayı fotoğrafladığım sırada birkaç dakika da olsa güneşin kendini göstermesi benim için şans oldu. Bu masalsı yapı, renkleri ve ihtişamı ile karşımdaydı.

Sarayın teraslarından Lizbon’u ve Atlantik Okyanusu’nu izlemek ve tam anlamıyla bir Instagram fotoğrafı çektirmek yolculuğun en unutulmaz anlarından biri oldu.

Mouros Kalesi

Pena’nın hemen yakınında yer alan Mouros Kalesi (Castelo dos Mouros), Sintra’nın en eski tanıklarından biri. 8. yüzyılda Müslümanlar tarafından inşa edilen bu kale, dar sur yolları ve yüksek burçlarıyla ziyaretçilerine adeta zamanda yolculuk yaşatıyor. Sisli havada surların üzerinde yürürken, aşağıda uzanan ormanları ve sarayları seyretmek, insana Orta Çağ’da bir muhafızmış hissi veriyor. Yağmur damlalarının taş duvarlara vurması, kalenin tarihî atmosferini daha da güçlendiriyor.

Ancak size bir tavsiye: Eğer yalnızca 1 günlüğüne geldiyseniz bu kaleyi es geçebilirsiniz. Çünkü diğer saraylar çok daha güzel.

Monserrate Sarayı

Bir sonraki durağım, zarafetiyle dikkat çeken Monserrate Sarayı oldu. Pena’nın dış görkemiyle karşılaştırıldığında, Monserrate’nin asıl büyüsü iç mekânında saklı. İnce tavan işlemeleri, sütunları ve Doğu-Batı sentezini yansıtan mimarisi, sarayı bir sanat galerisine dönüştürüyor.

Her salon, geçmişten günümüze uzanan estetik bir hikâye anlatıyor.

Hele o bahçesi… İçinde şelalelerin aktığı, gürül gürül suların kaynadığı yeşilin her tonunu görebileceğiniz o bahçeler. Gezimin en çok aklında kalan yerleri arasında idi.

Kralların Sarayı: Sintra Ulusal Sarayı

Sintra’nın merkezine indiğimde, bu kez karşıma Sintra Ulusal Sarayı (Palácio Nacional de Sintra) çıktı. Şehrin kalbinde yükselen ve bacalarıyla uzaktan bile fark edilen bu yapı, Portekiz kraliyetinin uzun yıllar boyunca kullandığı önemli bir saray. İçindeki azulejo çinileri, ahşap tavanları ve geniş salonlarıyla ülkenin tarihine ışık tutuyor.

Sarayın içinde dolaşırken, kralların ve kraliçelerin günlük yaşamına tanıklık ediyormuş hissine kapılıyorsunuz. Ama şehir içinde kaldığı için mi bilinmez. Doğrusunu söylemem gerekirse gördüğüm diğer saraylar arasında benim için biraz daha geri planda kaldı. Diğerlerinin orman içinde bulunması kuşkusuz çekiciliklerini artırıyordu.

Gizemli Bir Güzellik: Quinta da Regaleira

Sintra’daki yolculuğumun en gizemli durağı ise Quinta da Regaleira oldu. Gizli geçitleri, yer altı tünelleri, sembollerle dolu bahçeleri ve ünlü “Başlangıç Kuyusu” ile burası adeta bir sırlar dünyası. Harika bir kuyu yapmışlar ama su için değil. Bunca tünel ne için yapıldı? İnsanın aklı deli sorulara maruz kalıyor.

Tapınak Şövalyeleri ve masonlukla ilişkilendirilen hikâyeler, mekâna mistik bir hava katıyor. Gördüğüm diğer saraylardan o kadar farklı ki! Bu adamlar bu sarayı hangi kafayla yapmış diye iflah olmaz bir merak içine dalıyorsunuz.

Avrupa’nın En Batı Ucu: Cabo da Roca Feneri

Masalsı sarayların ve gizemli yapıların ardından rotamı Atlantik kıyılarına, Cabo da Roca Feneri’ne çevirdim. Avrupa’nın karasal olarak en batı noktası olan bu yer, doğanın gücünü en çıplak hâliyle gösteriyor. Sert rüzgâr, yüksek kayalıklar ve sonsuz gibi görünen okyanus… Fenerin önünde durup ufka bakarken, insan hem kendini çok küçük hissediyor hem de dünyanın büyüklüğünü bir kez daha anlıyor.

Lizbon’dan Sintra’ya uzanan bu yolculuk, benim için sadece turistik bir gezi değil; tarih, doğa, sis, yağmur ve masalın birleştiği özel bir deneyimdi. Yağışlı havası, gizemli ormanları ve yüzyıllara tanıklık eden yapılarıyla Sintra, ziyaretçisini başka bir zamana taşıyor. Buradan ayrılırken anladım ki Sintra sadece gezilecek bir yer değil, hissedilecek bir şehir…