Haber / Umut Çor

Endülüs yolculuğumuzun son durağı Granada’ydı. Şehre yaklaşırken, Sierra Nevada’nın karlı zirveleri ile El Hamra’nın kızıl duvarları aynı manzarada buluştuğunda, bunun sıradan bir şehir olmadığını hemen anlıyorsunuz. Granada, Endülüs’ün son sözü. Söylenmiş ama hâlâ yankılanan bir cümle gibi.

Mersin’de haftanın son mesai günü olan 30 Ocak’ta trafiğin durumu
Mersin’de haftanın son mesai günü olan 30 Ocak’ta trafiğin durumu
İçeriği Görüntüle

Boran ile bu şehirde daha yavaş yürüdük. Çünkü Granada hızlı gezilmez; izlenir, dinlenir ve beklenir. Yokuşları biraz yorsa da her anından keyif alırsınız.

I M G 0851

Sessiz Bir İhtişam: El Hamra Sarayı

El Hamra Sarayı, Granada’nın üzerinde yükselen bir yapı değil; şehrin ruhunu yukarıdan izleyen bir hafıza mekânı. Uzaktan bakıldığında sade sayılabilecek kızıl duvarlar, içine girdiğinizde bambaşka bir dünyaya açılıyor. Burası, gücün bağırmadan da gösterilebileceğinin kanıtı.

I M G 0756-1

Nasri Hanedanı tarafından inşa edilen El Hamra, Endülüs-İslam mimarisinin en rafine örneği. Sarayın hiçbir yerinde aşırıya kaçan bir gösteriş yok. Tam tersine, her şey ölçülü, dengeli ve bilinçli. Sütunlar ince, kemerler zarif; süslemeler göze değil, düşünceye hitap ediyor.

Avlularda yürürken suyun sesi size eşlik ediyor. Çünkü El Hamra’da su sadece bir unsur değil; mimarinin omurgası. Kanallar, havuzlar ve çeşmeler, mekâna hem serinlik hem de ritim katıyor. Özellikle Aslanlı Avlu, mimarinin şiire dönüştüğü anlardan biri. On iki aslanın taşıdığı havuz, yalnızca estetik bir merkez değil; düzenin ve adaletin simgesi.

I M G 0826

Duvarlardaki Arapça kitabeler, sarayın gerçek sahibini sürekli hatırlatıyor: “Galip olan yalnızca Allah’tır.” Bu cümle, El Hamra’da defalarca karşınıza çıkar. Sanki saray, kendi faniliğinin de farkındadır.

I M G 0813

Bir Medeniyetin Vedası

El Hamra’nın belki de en etkileyici yanı, onun bir veda sarayı olması. Endülüs İslam’ının son büyük eseri… Sarayın pencerelerinden Granada Ovası’na baktığınızda, tarihin yön değiştirdiği anı hissediyorsunuz. Güç hâlâ orada ama geleceğin artık başka ellere geçeceği de belli.

I M G 0833-1

Boran ile bir süre konuşmadan oturduk. Çünkü El Hamra, anlatılmak istemiyor; hissedilmek istiyor. Burada insan, bir medeniyetin son nefesini duyuyor gibi oluyor.

Taşın İçinde Yaşamak: Sacromonte

El Hamra’nın sessiz asaleti, aşağıda bambaşka bir karşılık buluyor. Granada’nın yamacına oyulmuş beyaz mağara evleriyle Sacromonte, şehrin diğer yüzü. Saray yukarıda susarak anlatırken, Sacromonte aşağıda bağırarak konuşuyor.

Yüzyıllardır Çingenelerin yaşadığı bu mahalle, dışlanmışların ve kenarda bırakılmışların mekânı olmuş. Ama tam da bu yüzden Granada’nın en gerçek sesi burada çıkıyor.

Mağaralarda Yankılanan Flamenko

Sacromonte’de izlediğimiz flamenko, bir gösteri değildi. Taş bir mağaranın içinde, seyirciyle neredeyse temas hâlinde gerçekleşen bu performans, insanın içini zorlayan bir deneyimdi. Işık azdı, mekân dardı, kaçış yoktu.

I M G 0780

Ayaklar yere vurdukça taş titreşiyor, eller alkışladıkça mağara yankılanıyordu. Şarkıcının sesi, mekâna değil, doğrudan insanın içine doluyordu. Bu flamenko süslenmiş değildi; hamdı, sertti ve gerçekti.

Burada flamenko bir eğlence değil; acıdan doğmuş bir ifade biçimiydi. Müslümanların, Yahudilerin, Çingenelerin ve sürgün edilmişlerin ortak hafızası, bu ritimde hayat buluyordu.

I M G 0766-1

Sessizlikle Biten Bir Yolculuk

Gösteri bittiğinde alkışlamakta tereddüt ettik. Çünkü izlediğimiz şey bir sahne sanatı değil, çok kişisel bir itiraftı.

Granada’dan ayrılırken Endülüs’ün neden burada sona erdiğini anladım. Toledo’da düşünmüş, Córdoba’da susmuş, Sevilla’da yaşamış, Málaga’da sorgulamıştık. Granada’da ise duymuştuk.

El Hamra’nın taşları hafızada kalır. Ama Sacromonte’nin sesi, insanın içinde kalır.

Ve belki de Endülüs’ü gerçekten anlamak, bir sarayın avlusunda değil; taş bir mağaranın içinde, ayak sesleri ve çatlayan bir ses eşliğinde mümkündür.

I M G 0825-1

Muhabir: Umut Çor