Özel Haber

Güneşin Gölgesinde: Málaga

Abone Ol

Haber / Umut Çor

Endülüs yolculuğumuzda çok sevdiğimiz Sevilla’yı geride bırakıp rotamızı Akdeniz’e çevirdik. Kiralık aracımızın müzik çaları Tape Five’tan “Senorita Bonita” çalıyor. İçinde bolca Malaga geçen sıcak bir İspanyol ezgisi… Haritada bakıldığında insanın içini açan bir durak Málaga. Deniz, palmiye ağaçları, güneş… İlk bakışta her şey davetkâr. Ama Sevilla’nın ritminden, Córdoba’nın derinliğinden sonra Málaga’ya vardığımızda hissettiğimiz şey saf bir hayranlık olmadı. Daha çok şu soruydu: Bir şehir, kendini ne kadar turizme teslim ederse ruhundan ne kadarını kaybeder?

Málaga, Endülüs’ün en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri. Ve bunu her adımda hissettiriyor.

Kartpostallık Bir Merkez

Tarihi merkeze girdiğinizde tertemiz sokaklar, bakımlı cepheler ve bitmek bilmeyen hediyelik eşya dükkânları karşılıyor sizi. Her şey olması gerektiği kadar düzgün. Belki de biraz fazla. İnsan burada zaman zaman bir şehirde değil, iyi organize edilmiş bir açık hava sahnesinde yürüdüğünü hissediyor.

Calle Larios, Málaga’nın vitrini. Şık, geniş ve kalabalık. Ama bu kalabalığın içinde yerel hayata dair izler bulmak zor. Daha çok kruvaziyer yolcuları, günübirlik ziyaretçiler ve fotoğraf peşinde koşan kalabalıklar var. Boran ile yürürken sık sık göz göze geldik; ikimizin de aklından geçen aynıydı: Málaga, kendini çok iyi pazarlamış ama biraz da kendini saklamış.

Tarihin Sessiz Tanıkları: Alcazaba ve Gibralfaro

Yine de Málaga’yı tamamen haksızlığa uğratmak olmaz. Şehrin yukarısına doğru çıktığınızda, kalabalık yavaş yavaş seyrekleşiyor. Alcazaba, Endülüs döneminden kalma en güzel yapılardan biri. Duvarlar, avlular ve geçitler hâlâ geçmişin izlerini taşıyor. Ancak burada bile turizmin ayak sesleri yankılanıyor.

Alcazaba’dan Gibralfaro Kalesi’ne çıktığınızda manzara nefes kesici. Liman, şehir ve Akdeniz aynı karede. İşte tam burada, Málaga’nın neden bu kadar popüler olduğunu kabul ediyorsunuz. Ama manzaranın güzelliğiyle birlikte şu his de geliyor: Bu güzellik, çoktan keşfedilmiş ve tüketilmiş.

Picasso’nun Şehri mi, Markası mı?

Málaga, Pablo Picasso ile gurur duyuyor. Haklı da. Ama şehir merkezinde adım başı karşınıza çıkan Picasso referansları bir noktadan sonra samimi olmaktan çıkıp ticari bir etikete dönüşüyor. Müzesi etkileyici olsa da bu yoğun sahiplenme biraz yorucu.

Sanki Málaga, geçmişini anlatmak yerine satmayı tercih etmiş gibi. Ama yine de Picasso Müzesi'ni gezmek inanılmaz keyif verici. Sanatçının en zengin koleksiyonunu içeren bu sergiden birkaç fotoğraf paylaşıyorum sizlerle.

Picasso tarzı olmayan bu eser, O'nun 15 yaşına ait. Resimde ablasını çizmiş.

Müzede sanatçının tabaklara yaptığı çizimler de sergileniyor.

Deniz, Plaj ve Kıyı Hayatı

Elbette Málaga bir sahil kenti. Plajlar dolu, chiringuito’lar (sahil lokantaları) canlı. Deniz kenarında kızarmış sardalya, soğuk bir içecek ve güneş… Bunlar hâlâ gerçek. Ama burada da her şey hızlı, kalabalık ve geçici. Uzun uzun oturup bir hikâye dinlemekten çok, hızlı tüketmeye dayalı bir düzen var.

Boran’la deniz kenarında yürürken, Endülüs’ün iç bölgelerinde hissettiğimiz o derin bağın burada kurulamadığını fark ettik. Málaga, misafirperver ama mesafeli.

Bir Ara Durak Olarak Málaga

Málaga’dan ayrılırken içimizde buruk bir his kaldı. Şehir kötü değil; hatta fazlasıyla güzel. Ama bu güzellik, biraz fazla cilalanmış. Málaga, Endülüs yolculuğunda bizim için bir varış noktası değil, bir geçiş sahnesi oldu.

Belki de Málaga’nın en büyük çelişkisi burada yatıyor: Herkese ait olmaya çalışırken, kendine özgü olmayı biraz kaybetmiş.

Yine de Akdeniz’in mavisi, Alcazaba’nın taşları ve akşamüstü limana vuran ışıklar… Bunlar Málaga’nın hâlâ anlatacak bir şeyleri olduğunu fısıldıyor. Sadece biraz daha dikkatle dinlemek gerekiyor.