Özel Haber

Lizbon: Küçük İstanbul

Abone Ol

Haber / Umut Çor

Porto’nun ardından yönümü Lizbon’a çevirdim. Yaklaşık 25 Euro’ya aldığım hızlı tren bileti ile 3 saat içinde Atlantik Okyanusu’nun kıyısında, tepeler üzerine kurulmuş bir Lizbon’a ulaştım.

Lizbon; dar sokakları, renkli evleri, köprüleri, yokuşları ve geçmişle bugünü iç içe yaşatan atmosferiyle bana sık sık İstanbul’u hatırlattı. Bu yüzden bu yazının adı da “Lizbon: Küçük İstanbul” oldu.

Şehri keşfetmeye, Lizbon’un meşhur dar ve renkli sokaklarında yürüyerek başladım. Alfama ve Bairro Alto semtlerinde ilerlerken, her köşe başında başka bir manzarayla karşılaşmak mümkün. Çamaşırların balkonlardan sarktığı evler, kapı önünde sohbet eden yaşlılar ve sokak müzisyenlerinin ezgileri, şehre ayrı bir ruh katıyor.

Lizbon denince akla gelen ilk simgelerden biri olan sarı tramvaylar, yolculuğumun vazgeçilmez kareleri oldu. Özellikle tarihi hatlarda ilerleyen bu nostaljik araçları fotoğraflamak, adeta geçmişe kısa bir yolculuk yapmak gibiydi. Dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla geçen tramvaylar, şehrin kartpostallık yüzünü oluşturuyordu.

Tarihin izlerini sürerken yolum Pantheon’a düştü. Burada, dünyaca ünlü denizci Vasco da Gama’nın mezarını görmek, Lizbon’un denizcilik geçmişini daha yakından hissetmemi sağladı. Portekiz’in keşifler çağındaki gücünü ve okyanuslara açılan hikâyesini bu mekânda adeta soludum.

Şehrin en etkileyici noktalarından biri ise hiç şüphesiz São Jorge Kalesi oldu. Tepeden Lizbon’u seyretmek, insanı büyülüyor. Kızıl çatılar, Tagus Nehri ve ufka uzanan şehir silueti, fotoğraf makinemi elimden bırakmamı zorlaştırdı. Kale bahçesinde dolaşan tavus kuşları ise ziyaretin en ilginç sürprizlerinden biriydi. Renkli tüyleriyle tarihi atmosfere farklı bir güzellik katıyorlardı.

Modern Lizbon’u görmek için ise rotamı Lizbon Akvaryumu’na (Oceanário) çevirdim. Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından biri olan bu merkez hem mimarisi hem de barındırdığı deniz canlılarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer. Dev akvaryumun önünde dakikalarca durup balıkları izlemek, şehir temposuna kısa bir mola vermek gibiydi.

Tüm bu geziler boyunca Lizbon bana sık sık İstanbul’u hatırlattı. Tepeleri, denizle kurduğu ilişki, eskiyle yeninin iç içe geçmesi, sokakların canlılığı… Sanki başka bir coğrafyada İstanbul’un bir yansımasını görüyordum. Bu yüzden Lizbon’u benim için “Küçük İstanbul” yapan da tam olarak bu benzerlik oldu.

Lizbon; gece hayatıyla, tarihiyle, sokaklarıyla, insanıyla ve manzaralarıyla insana kendini hızlıca sevdiren bir şehir. Hem geçmişin izlerini taşıyor hem de modern yaşamla uyum içinde ilerliyor. Bu yolculuk, bana sadece yeni bir şehir değil, aynı zamanda tanıdık bir ruh da kazandırdı.

Sintra yazımda buluşmak üzere…