Haber / Barış Çoban
Uzun bir süredir kadın cinayetleri nedeniyle sürekli ülke gündemine düşen Mersin’de, Mart ayında iki kadın daha hayattan koparıldı. Geçtiğimiz hafta boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından katledilen iki çocuk annesi Songül Aktekin’in ve evinin balkonunda oturduğu sırada ateşli silahla katledilen Şükran Cengiz’in ardından son olarak dün iki kişi arasında çıkan silahlı kavgada, evine girmeye çalıştığı sırada başından vurulan 18 yaşındaki Nur Almuhammet de hayattan koparıldı.
“Sistem erkekleri koruyor”
Mersin’de son yıllarda artan kadın cinayetlerini, Mersin Mimoza Kadın Derneği Başkanı Çiğdem Göksoy ile konuştuk.
Mersin’de son yıllarda artan kadın cinayetlerini “münferit olaylar ya da bireysel sapmalarla açıklanamayacak kadar sistematik bir karakter” olarak niteleyen Göksoy, “Bu artış, erkek şiddetinin tesadüfi değil, politik olarak üretilen ve sürdürülen bir zemin üzerinde yükseldiğini açıkça göstermektedir. Kadınların yaşam hakkını korumayan, şiddeti önlemeyen ve failleri caydırmayan bir devlet mekanizması, bu cinayetlerin doğrudan sorumluluğunu taşımaktadır. Bugün kadın cinayetlerini konuşurken ‘Cezasızlık politikaları’nı merkeze almadan yapılacak her analiz eksik kalacaktır. Çünkü cezasızlık yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla sınırlı değildir; Kolluk kuvvetlerinin başvuruları ciddiye almamasından, koruma kararlarının etkin uygulanmamasına; Mahkemelerde sistematik hale gelen ‘iyi hal’ ve ‘haksız tahrik’ indirimlerinden, faillere yönelik toplumsal hoşgörüye kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu çok katmanlı yapı, erkeklere açık bir mesaj vermektedir: Şiddet uygulasan da hatta öldürsen de sistem seni koruyabilir. Bu mesaj, şiddeti münferit bir eylem olmaktan çıkarıp yapısal bir olguya dönüştürmektedir” dedi.
“Kadınların hakları güvence altına alınmıyor”
Mersin’de son günlerde yaşanan kadın cinayetlerine değinen Göksoy, “Kocası tarafından katledilen Songül Figan Aktekin, erkek şiddetinin en çıplak haliyle yaşandığı vakalardan yalnızca biridir. Şevket Sümer Mahallesi’nde gerçekleşen silahlı saldırıda yaşamını yitiren Şükran Cengiz, sokakta artan silahlı şiddetin kadınlar açısından nasıl ölümcül sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Yine Toroslar ilçesinde silahlı bir olayda katledilen Nur Almuhamet ise bireysel silahlanmanın ve denetimsizliğin kadınların yaşamını nasıl tehdit ettiğinin bir başka örneğidir. Bu isimler, istatistiklerden ibaret değildir; her biri, korunmayan ve göz göre göre ölüme sürüklenen hayatların adıdır. Mevcut hükümet politikaları ise bu yapıyı dönüştürmek yerine derinleştiren bir rol oynamaktadır. Kadınları birey olarak değil aile içinde tanımlayan ve ‘Aile bütünlüğünü’ önceleyen yaklaşım, erkek şiddetini görünmez kılmakta ve meşrulaştırmaktadır. Şiddet gören kadına yönelik ‘Sabret’, ‘Yuvanı koru’ söylemi, devletin tarafsız olmadığını; Aksine patriyarkal düzenin yeniden üretiminde aktif bir rol oynadığını göstermektedir. Kadınların haklarını güvence altına almak yerine, onları aile içinde tutmaya odaklanan bu politikalar, şiddetin sürekliliğini beslemektedir” ifadelerini kullandı.
“Uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşması, kadına yönelik şiddeti artırıyor”
Kadınların başvuru mekanizmalarına güvenmediğini savunan Göksoy, şöyle devam etti:
“Bu politik tercihler sahada çok somut sonuçlar doğurmaktadır. Kadınlar korunmadıklarını bilmekte, çoğu zaman başvuru mekanizmalarına güvenmemekte ya da başvursalar bile etkin bir koruma elde edememektedir. Defalarca şikâyette bulunmuş, koruma talep etmiş kadınların öldürülmesi artık istisna değil, sistematik bir durumdur. Bu nedenle her bir kadın cinayeti, ‘önlenebilir’ olmasına rağmen gerçekleşen politik bir ihmalin, hatta politik bir tercihin sonucudur. Bununla birlikte, sahada giderek daha görünür hale gelen bir diğer boyut ise sokaklarda artan uyuşturucu kullanımı ve suç ekonomileri ile şiddet arasındaki ilişkidir. Uyuşturucu ticaretinin yaygınlaştığı, genç erkeklerin bu ağlara daha fazla dahil olduğu bir ortamda, şiddet gündelik hayatın parçası haline gelmektedir. Bu durum yalnızca kamusal alanda değil, ev içi şiddetin de dozunu artıran bir etki yaratmaktadır. Şiddetin normalleştiği, denetimin zayıfladığı ve suç ağlarının güçlendiği bir atmosferde kadınlar çok daha kırılgan hale gelmektedir.
“Kadınların yaşam hakkını merkeze alan politikalar geliştirilmeli”
Benzer şekilde, bireysel silahlanmanın kolaylığı da kadın cinayetlerinin ölümcül sonuçlara ulaşmasında belirleyici bir rol oynamaktadır. Ateşli silahlara erişimin görece kolay olduğu bir ülkede, erkek şiddeti çoğu zaman geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurmaktadır. Bir tartışmanın, bir ayrılma kararının ya da bir şikâyetin ölümle sonuçlanması, yalnızca bireysel öfke ile değil; silaha erişimin kolaylığı ve bu erişimi sınırlandırmayan politik tercihlerle doğrudan bağlantılıdır. Kadın cinayetlerinin önemli bir kısmında ateşli silahların kullanılması, bu meselenin ne kadar kritik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu ölümler tesadüfi değil, politiktir. Çünkü kadınların yaşamını değersizleştiren, erkek şiddetini tolere eden, suç ağlarının yaygınlaşmasına göz yuman ve silahlanmayı yeterince denetlemeyen bir sistem söz konusudur. Bu sistemi değiştirmek ise ancak politik bir mücadeleyle mümkündür. Türkiye’de kadın hareketleri olarak yıllardır bu gerçeği görünür kılmakta ve kadınların yaşam hakkını savunmaktayız. Sokaklarda, mahkeme salonlarında ve dayanışma ağlarında yürütülen bu mücadele, kadınların yalnız olmadığını ve bu düzenin değiştirilebilir olduğunu göstermektedir.
Mersin’de ve Türkiye genelinde artan kadın cinayetleri bir ‘kader’ değil; Cezasızlık politikalarının, patriyarkal devlet yaklaşımının, sokakta büyüyen suç ekonomilerinin ve denetimsiz silahlanmanın birleştiği bir politik zeminin ürünüdür. Ve her politik zemin gibi, bu da değiştirilebilir. Kadınların yaşam hakkını merkeze alan, şiddeti bütün boyutlarıyla ele alan ve gerçekten önleyici mekanizmalar kuran bir yaklaşım geliştirilmeden bu şiddet döngüsü kırılmayacaktır. Kadınların mücadelesi ise tam da bu dönüşümün en güçlü dinamiği olmaya devam etmektir.”