Haber / Umut Çor
Çocukluk arkadaşım Seyyah Boran Kavaz’ın peşine takılıp Endülüs’e gittiğimde çok da fazla beklentim yoktu. İslam mimarisiyle süslenmiş klasik Avrupa bekliyordum. Ancak insanıyla, yemekleriyle, kültürüyle bambaşka zenginlikte bir bölge ile karşılaştım.
Endülüs yolculuğumuzun belki de en çarpıcı durağı Córdoba’ydı. Toledo’da taşın hafızasıyla, Consuegra’da hayalin rüzgârıyla karşılaşmıştık; Córdoba’da ise inancın, bilginin ve estetiğin aynı anda nefes aldığını hissettik. Guadalquivir Nehri’nin kıyısına kurulmuş bu kadim şehir, bir zamanlar İslam dünyasının en parlak yıldızlarından biri olmuş; bugün hâlâ o ışığı sessizce yansıtıyor.
Şehre yaklaşırken, Boran ile aramızda fazla söze gerek kalmadı. Çünkü Córdoba, anlatılmadan da hissedilen bir yer. Dar sokakların, beyaz badanalı evlerin ve çiçeklerle süslü avluların arasında yürürken, insanın iç sesi ister istemez yavaşlıyor. Burası aceleye gelmeyen bir şehir.
Taşların İçinde Bir Dua: Córdoba Cami (Mezquita)
Boran, önümüzdeki aylarda buraya getireceği turun provasını yaptığı için tarihi merkeze çok yakın bir otel seçmişti. Öyle ki otelden çıkıp 20 adım atınca muhteşem Kurtuba (Cordoba) Cami’ne giriyorduk. Córdoba Cami’ne adımı attığınız ilk an, bir mekâna değil, zamana girdiğinizi fark ediyorsunuz. Dışarıdan bakıldığında sade sayılabilecek yapı, içine girildiğinde insanı adeta büyülüyor. Sonsuzmuş hissi veren kırmızı-beyaz kemerler, hurma ağacını andıran sütunlar ve loş ışığın yarattığı derinlik… Burada mimari sadece göze değil, ruha da hitap ediyor.
1. yüzyılda Emevîler tarafından inşa edilen bu cami, yüzyıllar boyunca genişletilmiş, geliştirilmiş ve İslam dünyasının en önemli ibadet ve ilim merkezlerinden biri hâline gelmiş. Ancak asıl çarpıcı olan, Reconquista sonrasında caminin tam ortasına bir katedral inşa edilmesi. Bugün Mezquita’da yürürken bir adımda camide, bir adımda kilisedesiniz. Bu durum, Córdoba’nın tarih boyunca taşıdığı çok katmanlı kimliğin belki de en somut ifadesi.
Mihrap önünde durduğumuzda, Boran ile uzun süre sessiz kaldık. Çünkü bazı mekânlar konuşmayı gereksiz kılar. Burada edilen duaların, okunan ilimlerin ve yaşanan dönüşümlerin ağırlığı, insanın omuzlarına yumuşak ama derin bir şekilde çöküyor.
Eski Başkentte Zaman Yürüyüşü
Córdoba sadece camiden ibaret değil elbette. Eski şehrin dar sokaklarında ilerlerken Roma, İslam ve Hristiyan dönemlerinin izleri birbirine karışıyor. Roma Köprüsü, şehri ikiye bölen Guadalquivir üzerinde hâlâ dimdik ayakta. Gün batımında köprüden Mezquita’ya bakmak, Córdoba’nın en unutulmaz anlarından biri.
Yahudi Mahallesi (Juderia) ise şehrin bir başka yüzünü gösteriyor. Daracık sokaklar, küçük meydanlar ve Endülüs’e özgü avlular… Burada dolaşırken Córdoba’nın bir zamanlar nasıl bir kültür ve hoşgörü merkezi olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Maimonides’in doğduğu evin bulunduğu sokakta durup düşünmek bile yeterli.
Bir de Alcázar de los Reyes Cristianos var. Bahçeleri, havuzları ve surlarıyla şehrin siyasi tarihine tanıklık etmiş bu yapı, Córdoba’nın sadece manevi değil, stratejik bir merkez olduğunu da hatırlatıyor. Ancak biz gittiğimizde bu yapı kapalı idi yalnızca dışarıdan görme imkanı bulabildik.
Sessiz Bir Bilgelik
Córdoba’dan ayrılırken hissettiğim şey, Toledo’daki hayranlık ya da Consuegra’daki coşku değildi. Daha çok içe dönük, sakin bir bilgelik hissiydi bu. Sanki şehir size bağırmıyor, fısıldıyor. “Bak,” diyor, “Medeniyet dediğin şey sadece güç değil; bilgi, estetik ve birlikte yaşama iradesidir.”
Bu yolculukta Córdoba, Endülüs’ün kalbi gibi attı. Mezquita’nın kemerleri altında yürürken anladım ki bazı şehirler gezilmez; okunur, dinlenir ve hissedilir. Córdoba da onlardan biri.
Ve belki de bu yüzden, Endülüs’ten geriye kalan en güçlü miras, taşlar değil; o taşların arasına sinmiş kültürsel birleşimdir.