Mersin
22 May, 2024, Wednesday
  • DOLAR
    32.42
  • EURO
    34.83
  • ALTIN
    2403.5
  • BIST
    10208.65
  • BTC
    59618.85$

Avrupa’nın Kalbi: Brüksel

05 April 2024, Friday 11:37

Belçika'nın başkenti ve son yıllarda ülkemizde sıkça tartışılan ve süregelen Avrupa Birliği konularının merkezi haline gelen şehir Brüksel...

Belçika’ya ilk gittiğimde buranın mimarisi, insanları, konuşulan dili ile ve coğrafi koşullarının da etkisi ile gerçekten Hollanda ve Fransa arasında kaldığını düşünmeden edemedim. Ama şehirle kendimi baş başa bıraktığımda, aslında onun bambaşka bir özellikte bir yer ve hatta Avrupa’nın en önemli kentlerinden biri olduğunu gördüm. Bugünkü durumu ve geçmişteki durumuyla tam bir zıtlık oluşturan şehir VI. Yüzyıl başlarına uzanan Brüksel ismini bölgede bulunan bataklıklardan almış. Buraya yerleşen geçmişteki insanlar, bölgeye “Bruocsella” (bataklıklar içindeki kent) adını vermişler ve zamanla ismi bugünkü halini almış. Bu değişim şehrin sadece isminde değil, doğal yapısında da kendini göstermiş. Çoğu göller doldurulmuş, nehirlerin üstü kapatılarak boşaltım kanallarına dönüştürülmüş, ormanlar kesilmiş ve parsellenmiş.

Avrupa Birliği’nin en önemli kurumları olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun resmi organlarının çoğu Brüksel’dedir ve o sebeple ‘Avrupa başkenti’ olarak gösterilir. NATO Merkez Karargahı’nın da burada olması şehre ayrıca bir önem kazandırmıştır. Nitekim kentin her tarafında bu izleri bulmak mümkün. Sadece binalar değil, eşsiz güzellikteki parkları ve gelişmiş modern kentçilik anlayışı ile şehir sizi büyüleyeceği gibi, kötü trafiği yüzünden de sizi tanıdık bir yerde sanmanıza olanak sağlayacaktır. O sebeple şehri gezerken son derece gelişmiş tramvay ağını kullanmanızı tavsiye ederim. Metro şehir içinde sadece üç ana güzergâhta (Clemenceau ve Simonis; Koning Boudewijn - Hermann Debroux; Erasme - Stochel, Bas)  işliyor ve çoğu Avrupa kentindekinin aksine, bana çok güven verdiğini söyleyemeyeceğim. Onun dışındaki her yere tren veya otobüslerle de gidebilirsiniz. Brüksel’de ulaşım araçlarını kullanırken en çok keyif aldığım, büyük bir özgürlük duygusu veren tek günlük bilet (‘the one day ticket’) oldu. Bu bilet sayesinde aynı gün içinde sınırsız seyahat imkanı bulursunuz. İster otobüsle, ister metro, isterseniz de tramvay ile şehri fethetmenin en kolay yolu bu. 

Nüfusun çoğunluğunun Fransızca konuştuğu şehirde, Belçika nüfusunun yüzde 60’ı Flamanca konuşmasına rağmen bu oran Brüksel’de yüzde 20 gibi. 1971’deki anayasa değişikliği ile ülke yönetim olarak üç ayrı bölgeye ayrılmış; Flamanca konuşulan Flandre, Fransızca konuşulan Valon ve her iki dilin de konuşulduğu Brüksel. En son Paris tecrübemde büyük dil problemi yaşarken, burada da aynı problemi yaşayacağımı ve kimsenin yine benimle İngilizce konuşmayacağını düşünürken, sadece genç nüfusun değil, çoğu insanın İngilizce konuştuğunu öğrendim ve şehri gezmek daha keyifli hale geldi. Gittiğiniz yerdeki insanlarla anlaşabilmek avantajdır. Çünkü, gittiğiniz şehirdeki yerli halkla doğrudan iletişime geçebilirsiniz ve bu iletişim sonunda şehir kitaplarında bulamayacağımız yerleri keşfetmenizin önünde hiçbir engel kalmaz. Kentteki ilk gününde arkadaşım Tolga’nın tavsiyelerine uyup şemsiyemi yanımdan ayırmadım ve onun da dediği gibi hava bir anda değişip beni kapalı ortamlara girmeye zorladı. Kısa zamanda gelişen bu olumsuz hava durumunun geçmesi, dışarıda bekleyen harika yerleri görme olanağını bana yeniden verdi.

Brüksel, ismini ve yüzünü bize hep ana haber bültenlerinde ya da gazetelerde kapalı ortamlarda yapılan toplantılarda gösterse de aslında onun dışarıda keşfedilmeyi bekleyen birçok özelliği var. Havanın da neredeyse kararmaya başladığını hisseder hissetmez, adımlarımı hızlandırıp bir an evvel Grand Place’a (Büyük Meydan) yetişmek istedim. Ünlü restoranları, dükkanları ve Orta Çağ’dan kalma etkileyici mimarisi ile şehrin kalbinin olduğu büyüleyici bir yer. Özellikle havanın az kararması ile binanın aydınlatması hem günün ışığını, hem de insanların ışığını aynı anda görmenizi sağlayarak karşınızda gururla duruyor adeta. Manzarayı daha iyi görmek ve oranın yoğunluğunu az da olsa gözlemlemek için oturduğum kafenin garsonu ile yaptığım sohbette, burada belli dönemlerde kurulan devasa çiçek halısının mekanı daha da ilgi çekici kıldığını ve yoğun bir turist, fotoğrafçı akınına uğradığını öğreniyorum. Ayrıca her yana dağılmış sokak çiçekçilerin arasında kendinizi masalsı bir dünyada sanıyorsunuz. Çoğu meslek loncaları için kurulmuş bitişik onlarca bina adeta sarayları anımsatıyor. Bunlardan ilki ve bana göre en güzeli La Louve, anıtlar ve heykellerle adeta bir müze gibi dikiliyor karşımda. Marc De Vos tarafından binaya eklenen dört heykel doğruluk, yalan, savaş ve barışı simgelemekte. Ve diğer binalar Le Renard, Le Comet ve 1852’de Victor Hugo’ya da ev sahipliği yapmış Ressamlar Odası Le Pigeon görülmeye değer. Ama bana kalırsa Grand Place meydanında yer alan en görkemli bina Hotel De Ville. Ama isminin çağrıştırdığı gibi burası bir otel değil, belediye binası. Ayrıca hemen buranın altında bulunan turizm bürosundan, kent hakkında bir sürü broşür ve harita alabilirsiniz.

Grand Place’da şehrin ışıklarının artmaya başladığı sıralarda, ilk gördüğümde şaşkınlıkla karşıladığım işeyen çocuk çeşmesinin (Manneken – Pis) 1619 yılında Jerome Duquesnoy tarafından yapıldığını öğreniyor ve hakkındaki efsaneyi benim gibi onu ziyaret eden turistlerden öğreniyorum. Zengin bir şehirli ulusal şenlikler sırasında biricik oğlunu kaybeder ve çocuk beş gün sonra Rue de I’Etuve’ün köşesinde bu halde bulunur. Sonra da bu köşeye, yaşananları sembolize eden bu heykel dikilir. Bir diğer hikaye ise, şehri yanmaktan kurtaran cesur bir çocuğu anlatır. Efsanelerinin varlığı ve buranın kostümlerin de etkisi ile turistlerin yoğun ilgisini çekiyor. Hemen oradan ayrıldıktan sonra, bir heykel görüyorum ve önündeki insanlar dikkatimi çekiyor. Hakkında çok fazla öğrenemediğim bu heykelin önünde insanların bazıları gözlerini kapatıyor, bazıları ellerini kalbine götürüyor ve diğer elleri ile heykelin üzerinde ellerini gezdiriyorlardı. Onlara bunu neden yaptıklarını sorduğumda fazla bilgi almamakla beraber, gerçekleşmesini istediğin dileğini düşünüp heykele dokunduğunda gerçekleşeceğini öğreniyorum ve ben de bunu denemekten tabiî ki kendimi alamıyorum. Dileğime gelince; evet gerçekleşti…

Brüksel’e yaptığım bu iki günlük ziyarette ikinci günüme, 102 metrelik atom çekirdeğinin şaşırtıcı manzarası ile başlıyorum. Atomium, Brüksel’in biraz dışarısında ve Avrupa Birliği Köyü’nün yakınında. 1958 yılında bir fuar için inşa edilmiş Atomium ve Avrupa ülkelerindeki yapıların küçük maketlerle sergilendiği Mini Europe, size küçük bir Avrupa turu yaptırdığı gibi, kendinizi de dev gibi hissetmenizi sağlayacak.

Brüksel’deki bu önemli yerlerin dışında, özellikle müzik merakı olanlar için Eski Müzik Aletleri Müzesi, sanat düşkünleri için Modern ve Eski sanatlar müzesi, çizgi roman kahramanı TenTen’in doğduğu çizgi roman müzesi tavsiye edebileceğim yerler arasında.

Fransız mutfağının hakim olduğu restoranlardan birinde, bir akşam yemeğinde ‘mosselen’ (midye) yemenizi ve özellikle yemeklerden sonra yenen peyniri şarabınızla tatmanızı ihmal etmemenizi salık veririm. Brüksel’in çılgın gece yaşamının hakim olduğu barlarda, 600’den fazla bira türünden bazılarını kesinlikle denemelisiniz. İnsanlarının sıcaklığı ile çok kolay iletişim kurduğum ve hangi mağazaya girersem mutlaka selamlanarak ve güler yüzle karşılaştığım bu kentten ayrılırken, tekrar buraya ziyaret etmek için şehre söz veriyorum.

BON VOYAGE!

 

Yazı: Murat MALLI                                     

Fotoğraflar: Seda MALLI – Murat MALLI

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum