Özel Haber

Atlantik Kıyısında Bir Şiir: Porto Günlüğüm

Abone Ol

Haber / Umut Çor

Bir haftalık Endülüs turunu bitirip Madrid üzerinden Portekiz’in kuzeyine, Porto’ya uçtuğumda, beni bambaşka bir ruh karşıladı. Akdeniz’in canlılığı yerini Atlantik’in serin rüzgârına, Endülüs’ün ritmi ise Porto’nun hüzünlü melodilerine bırakmıştı. Daha ilk anda hissettim: Bu şehir, insanın içine işleyen bir hikâye anlatıyordu.

Fado’nun Kalbinde Bir Gece

Porto’daki ilk akşamımı bir fado gösterisiyle taçlandırmak istemiştim. Ancak internette açık görünen bir fado mekanı ben gittiğimde kapalıydı. Hemen yakınındaki başka bir mekana gittiğimde gösteri bitmişti. Herkes çıkarken orada çalışanlara: “Başka bir mekan var mı?” diye sordum. Onlar da bana Porto’nun en güzel fado restoranı Fado Portugues’in adını verdiler. Oradan çıkan bir başka aile de konuşmalarıma tanık olmuş: “Biz de gitmek istiyoruz. Seni oraya götürebiliriz” dediler ve onların aracıyla bu yeni mekana gittik.

Restoranın işletmecisi Sandra Correia aynı zamanda fado sanatçısıydı. Ve ben o gece hayatımın en güzel gecelerinden birini geçirdim. Fadoyu sıkıcı bir Portekiz arabeski sanırken bu önyargımın ne kadar yanlış olduğunu o gece anladım. Sandra Correia ve Pedro Ferreira’nın loş ışıklar altında, gitarın hüzünlü tınılarıyla yükselen sesleri, yalnızca bir şarkı değil; adeta hayat hikâyeleriydi.

Fado, Portekiz’in kalbinden kopup gelen bir ağıttı sanki. Aşkı, ayrılığı, umudu ve yalnızlığı aynı anda anlatıyordu. O gece, anlamını tam olarak bilmesem bile, hissettirdikleriyle beni derinden etkiledi. Ortamın da güzelliği, mekanın manzarası buna eklenince bana adeta bir astral seyahat yaptırdı.

Douro Nehri ve Efsanevi Köprü

Ertesi gün yolum, Porto’nun simgesi haline gelen Dom Luís I Köprüsü’ne düştü. Douro Nehri’nin üzerinde yükselen bu devasa yapı, şehrin iki yakasını birbirine bağlarken, aynı zamanda geçmiş ile bugünü de buluşturuyordu.

Köprüden yürüyerek geçerken, aşağıda akan nehir, kıyıya dizilmiş tekneler ve tepelerde sıralanan renkli evler kartpostal gibi önümde uzanıyordu. Fotoğraf makinem durmaksızın çalıştı; çünkü her kare ayrı bir hikâyeydi.

Renklerin Şehri: Ribeira Evleri

Porto’nun tarihi merkezi Ribeira, dar sokakları ve rengârenk evleriyle insanı kendine hayran bırakıyordu. Sarıdan maviye, kırmızıdan yeşile uzanan cepheler, sanki ressamın paletinden çıkmış gibiydi.

Bu evlerin önünde fotoğraf çekerken, arka planda çamaşır asan insanlar, kahve içen yaşlılar ve sokak müzisyenleri vardı. Ribeira, yaşayan bir açık hava müzesi gibiydi.

Bir Lezzet Molası: Nata ve Deniz Kokusu

Porto kentin güzelliğinin yanı sıra lezzetleri ile de beni şaşırttı. Türk yemek ve tatlılarının dünyanın en güzel mutfağını oluşturduğunu düşünen ben bir Portekiz tatlısını bu kadar seveceğimi tahmin etmezdim. Porto’da tatmadan dönülmeyeceklerin başında kuşkusuz pastel de nata geliyor.

İlk lokmada milföy hamuru ile yapılan taze kruvasan tadındaki dışının çıtırlığı, içinin yumuşak kreması insanı kendine bağlıyor. Bir tane asla yetmiyor. Natalar 1-2 euro civarında neredeyse her köşe başında sıcak sıcak satılıyor. Türkiye’de de son zamanlarda natacılar açılmaya başlanmış ama Portekiz’den bile pahalı ne yazık ki.

Porto’nun Ünlü Marketi: Mercado do Balhao

Bu markette deniz ürünleri, yerel şaraplar, sebze, meyve, et her şeyi bulmak mümkün. Aynı zamanda stantlardan aldığınız ürünleri ayak üstü bistrolarda tüketebiliyorsunuz. Ben de bu marketten aldığım deniz mahsullerini deneyerek şehrin gerçek tadını keşfettim.

Özellikle Türkiye’de “kazayağı” olarak bilinen midyeler (percebes), benim için ayrı bir deneyimdi. Portekiz kıyılarına özgü bu midyeler İlk bakışta tuhaf görünse de tadı Atlantik’in tuzunu ve gücünü taşıyordu.

Taşlara İşlenmiş Sanat: São Bento Garı

Porto’nun en etkileyici noktalarından biri de São Bento Tren İstasyonu’ydu. Dışarıdan bakıldığında sade görünen bu bina, içine girildiğinde adeta bir sanat galerisine dönüşmüş.

Duvarları süsleyen binlerce mavi-beyaz azulejo çinisi, Portekiz tarihini sahne sahne anlatıyor. Krallar, savaşlar, köylüler, tren yolculukları… Hepsi seramiklere işlenmiş. Saatlerce izleseniz sıkılmayacağınız bir görsel şölen sunuyor.

Bir Şehirden Fazlası

Porto, benim için sadece gezilen bir şehir olmadı; hissedilen bir yer oldu. Fado’nun hüznü, nehrin dinginliği, köprünün ihtişamı, sokakların renkleri ve denizin tadı birbirine karıştı.

Endülüs’ten başlayan yolculuğum, Porto’da farklı bir ruh kazandı. Bazen bir şehir, insana yalnızca manzara sunmaz; kendini dinlemeyi de öğretir. Porto, bana tam olarak bunu yaptı. Lizbon yazımda görüşmek üzere.