Sabahattin Çakmakoğlu’nun konuşmaları, millî meseleleri her zaman bütüncül bir perspektifle ele almaktadır. 14 Mart 1987’de, Mersin’de düzenlenen Tıp Bayramı’nda hekimlere hitaben yaptığı konuşması, onun düşünce dünyasının bir başka kritik boyutunu aydınlatmaktadır: “Sağlık politikaları ve insan merkezli devlet anlayışı”. Dolayısıyla bu metin, Çakmakoğlu’nu, kültür, ekonomi veya güvenlikten bahseden bir devlet adamı olmanın ötesine taşıyarak, “halk sağlığını bir milli güvenlik ve insanlık meselesi olarak gören, aynı zamanda hekim-hasta ilişkisinin psikolojisine vakıf bir lider” olarak resmetmektedir.

Çakmakoğlu’na göre hekimliğin “Ulvi”liği, bir meslek olmaktan çok öte, bir varoluş biçimidir. Bu düşüncesini paylaştığı konuşmasına hekimliğin tarihi ve varoluşsal köklerine değinerek başlamıştır.

Ona göre hekimlik, insanlıkla yaşıttır ve “insanın varoluşundan bu yana” vardır. Bu mesleği “ulvi” olarak nitelemesi ve “aile mahremiyetimize de dâhil olabilen” tek meslek olduğunu söylemesi, hekimliği teknik bir iş olmaktan çıkartarak, “derin bir güven ve insani bağ” gerektiren kutsal bir hizmet alanı olarak konumlandırmaktadır. Bu tanım, konuşmanın geri kalanı için ahlaki bir zemin hazırlıyor: Hekimlik, başlı başına bir meslek değil, “insan sevgisiyle dolu” olmayı gerektiren bir varoluş biçimidir.

Ancak Çakmakoğlu, bu ulvi ideali anlatırken, Türkiye’nin o dönemdeki acı gerçeklerini de göz ardı etmiyor. Tıpkı eğitim ve yerel yönetimlerde yaptığı gibi, burada da sorunu “sayısal ve yapısal” olarak teşhis ediyor:

Birincisi “Kritik Sayı Eksikliği”: Bu konuşmayı yaptığı yıllarda Türkiye’deki “26-27 bin civarındaki hekim sayısını” yetersiz bulur. İkincisi “Bütçe Yetersizliği”: Sağlığa ayrılan bütçenin “önemli olmayan bir miktar” olduğunu kabul eder ve bunun artması gerektiğini belirtir. Üçüncüsü “Sistemik Eksiklik:” Hekimi, “doğru teşhis ve tedavide takviye eden” bir “sağlık hizmetleri kompleksi”nden (laboratuvarlar, elektronik cihazlar, yardımcı personel) yoksun olduğumuzu vurgular.

Bu tespitler, onun sorun çözme metodolojisini göstermektedir: Önce “rakamlarla (hekim sayısı, bütçe)” somutlaştır, ardından “kurumsal ve fiziki altyapı (kompleks)” eksikliğini işaret et. Bu, hamasi nutuk değildir, “planlama ve kaynak tahsisi” gerektiren bir idareci zihniyetidir.

Çakmakoğlu’nun çözüm önerisine bakacak olursak “Teknoloji Transferi, Eğitim ve Kültürel Gelişim Üçgeni” karşımıza çıkmaktadır. Ve Çakmakoğlu, çözüm için bütüncül bir formül önerir. Bu formül, onun diğer alanlardaki modernleşme vizyonuyla tam uyumludur:

İlki, Teknoloji Transferi: “Hekimliğin bilimsel manadaki teknolojik ileri uygulamaları Türkiye’ye getirerek adaptasyonunun süratlendirilmesi”. Bu, önceki konuşmalarında vurguladığı “teknolojiyi al” prensibinin sağlık alanındaki yansımasıdır. İkincisi, eğitim ve insan kaynağıdır. “Yeterli sayıda ve kalitede” hekim ve yardımcı sağlık personeli yetiştirilmesi gerekmektedir. Üçüncüsü, “Sosyo-Kültürel Gelişim:” Sorunların çözümünün nihayetinde, “sosyal ve ekonomik ve bilhassa kültür yapımız bakımından gelişmelerimiz süratlendiği ve belli bir seviyede buluştuğumuz takdirde” mümkün olacağına inanır. Bu görüş, onun için sağlık sistemindeki aksaklıkların, toplumun genel gelişmişlik düzeyinden bağımsız olmadığını göstermektedir.

Çakmakoğlu’nun bir “empati Çağrısı” da vardır: “Hekimin Karşısına Kaçıncı Hasta Olarak Çıktığımızı Düşünmek.” Belki de konuşmanın en çarpıcı ve insani bölümü, O’nun “hekim-hasta ilişkisine dair psikolojik tahlilidir”. Kamuoyundaki olumsuz görüntülerden bahsederken, yalnızca hekimi veya sistemi suçlamaz. İki tarafın da perspektifini anlamaya çalışır. Şöyle ki:

“Hastanın Beklentisi:” Hasta, hekimin karşısına “tek” olarak çıktığı için, hekimden “aynı ayarda duyarlı, aynı ahenk” bekler. Bunun “hakkı” olduğunu kabul eder. “Hekimin Realitesi” ise: Hekimin “değişmeyen insan” olduğunu ve “günde onlar, yüzlerce” hasta ile muhatap olduğunu hatırlatır. Sorunun kaynağını, hastaların “o hekim arkadaşımızın karşısına geldiğimiz zaman kaçıncı hasta olduğumuzu düşünmeyişimiz” olarak tespit eder. İşte bu empatik yaklaşım, Çakmakoğlu’nun sıra dışı bir özelliğini ortaya koymaktadır: “Sosyal bir sorunu, salt idari veya ekonomik bir mesele olarak değil, “insan doğası”nın ve karşılıklı beklentilerin karmaşıklığı içinde anlama çabası.” Bu anlayış, onu katı bir bürokrat olmaktan uzaklaştırıp, toplum mühendisliğinden ziyade, toplumsal iletişim ve anlayışı önemseyen bir lider konumuna getirmektedir.

Sonuç olarak: Sağlık, Millî Bir Varoluş Projesinin Temelidir.

Bu konuşması, merhum Çakmakoğlu’nun devlet anlayışının insani boyutunu tamamlamaktadır. Ona göre güçlü bir Türkiye, yalnızca güçlü ordusuyla değil, “sağlıklı nesilleriyle” ayakta durur. Yalnızca gelişmiş ekonomisiyle değil, “ileri teknolojiye sahip sağlık sistemiyle” müreffehtir. Yalnızca köklü kültürüyle değil, “hekimine ve hastasına karşılıklı saygı ve anlayış gösteren bir toplumsal ahlakıyla” medenidir.

Buradan çıkan sonuç şudur: “Daha çok hekimle daha az hastaya, daha çok imkânlarla daha az hastayla buluşmak” dileği, onun idealindeki toplumun özetidir: “Nüfus artışının kontrol altında, sağlık hizmetlerinin yaygın ve kaliteli ve insan ilişkilerinin empatiye dayalı olduğu bir toplum.” Bu vizyon, Çakmakoğlu’nu, 20. yüzyıl Türk devlet adamları içinde, konulara “hem makro (devlet politikası) hem mikro (birey psikolojisi) düzeyde” nüfuz edebilen ender isimlerden biri yapmaktadır.

Bu değerlendirme, 14 Mart 1987’de, Mersin’de düzenlenen Tıp Bayramı’nda hekimlere hitaben yapılan konuşması esas alınarak yapılmıştır. Ruhu şad olsun…

| Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXV-| Dünde Kalan Sözler- X- | Çanakkale: Bir Zaferin Anatomisi ve Millî Şuurun İnşası | 22 Şubat 2026