Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXXVIII-| Dünde Kalan Sözler- XXIII- | Mersin İkinci Milli Kültür ve Eğitim Sempozyumu

Sabahattin Çakmakoğlu'nun 18 Aralık 1988'de, bu kez “Emniyet Genel Müdürü” sıfatıyla Mersin'de düzenlenen “İkinci Milli Kültür ve Eğitim Sempozyumu”nda yaptığı bu konuşma, serinin belki de “en coşkulu, en duygusal ve en vizyoner” metnidir. Bir yıl önce Mersin Valisi olarak başlattığı bu geleneğin devam ettiğini görmekten duyduğu memnuniyet, konuşmanın her satırına yansımaktadır. Artık Emniyet Genel Müdürü olarak farklı bir görevde bulunsa da “kültür ve eğitim davasına olan bağlılığı” değişmemiştir. Konuşma, bir yıl önceki sempozyumda atılan tohumların nasıl yeşerdiğini gösteren bir muhasebe ve geleceğe yönelik güçlü bir vizyon beyanıdır. Ayrıca, bu konuşmada bu metnin yazarı, "milli kültür ve eğitim ile halk eğitimi çalışmalarında bir gönül eri" olarak onurlandırılmaktadır.

“Bir Geleneğin Devamı: Teşekkür ve Vefa

Çakmakoğlu, konuşmasına “geçen yıl başlattığı sempozyumun bu yıl da devam ettirilmesinden” duyduğu memnuniyeti ifade ederek başlamaktadır. Sempozyumu gerçekleştirenleri tek tek sayıyor ve onurlandırıyor:

- Yeni Vali “Teoman Ünüsan”

- Milli Eğitim Müdürü “Osman Genç”

- Halk Eğitimi Müdürü Hilmi Dulkadir "milli kültür ve eğitim ile halk eğitimi çalışmalarında bir gönül eri" (s. 130) ifadesi, ilgilinin işine olan bağlılığı ve özverisiyle sempozyumun başarıya ulaşmasında üstlendiği rolü tescil etmesi bakımından anlamlı bulunmuştur.

Çakmakoğlu, bu sempozyumda kendilerine gösterilen kadirbilirliğe de ayrıca teşekkür etmiştir: "Huzurunuzdaki konuşmam, Emniyet Genel Müdürü olmanın dışında bu sempozyumu geçen yıl başlatmış olmamdan dolayı gösterilen bir kadirbilirlik örneğidir."

Kültür Savaşları ve Emperyalizmin Yeni Yüzü

Çakmakoğlu, bir yıl önceki sempozyumda geliştirdiği “kültür emperyalizmi” tezini burada daha da derinleştirmektedir. Dünyada çarpışan güçler arasında “en zorlu, en tahammül edilmez ve en güç olanın” kültür savaşı olduğunu ifade ederek yakın bir örnek veriyor: Irak-İran savaşı yedi sekiz yıl sürmüş, iki taraf da başladıkları noktaya dönmüştür. Demek ki “savaşlar artık cephelerde kazanılmıyor.” Sıcak savaşların yerini, “gönülleri ve beyinleri kazanma” mücadelesi almıştır.

"O halde daha kolay olanı, kan dökülmeden olanı ve daha da gönülleri ve beyinleri yıkayarak gerçekleştirileni tercih etmek daha uygun değil mi? İşte büyük ülkeler, kendi kültürüne güvenen ülkeler, kendi eğitim metotlarıyla kazanmasını bilen ülkeler bu yolu tercih etmektedirler." Bu tespit, onun “uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelesinin doğasını” doğru okuduğunu göstermektedir.

Tarihten de dersler çıkarır: Türk devletlerinin yıkılışında, komşu devletlerin savaşarak yapamadıklarını, “kaybederek elde ettiklerini” görüyoruz (s. 131). Bu, kültür emperyalizminin yıkıcı etkisinin tarihsel bir kanıtıdır.

Kültür ve Eğitimin Savaşı

Çakmakoğlu, “kültürler savaşı” ile “eğitimler savaşı” arasında paralellik kurar. Tıpkı milli kültür ve evrensel kültür ayrımı olduğu gibi, “milli eğitim ve evrensel eğitim” ayrımı vardır. Bu iki alan da kendi içinde bir mücadele alanıdır…

Türkiye'nin son yıllarda bu tehlikelere karşı tedbirler almaya başladığını, bir “uyanış” yaşandığını söylemektedir. Devlet adamları uyanmış, üniversitelerde uyanış başlamış, ocak bucak toplantılarında, köşe yazılarında bu konular sık sık işlenir olmuştur. Geçen yıl Mersin'de başlatılan sempozyum da işte bu “milli uyanışa” Mersin'den bir katkıdır.

Milli Kültürün Tanımı ve Önemi

Çakmakoğlu, “milli kültürü” yeniden tanımlamıştır: "Kültürler; insanların, eğer insanlar topluluk halinden çıkmış da millet şuuruna erişmişse, milletin büyük ölçüde tekrarladığı hareket, söz, davranış, örf ve âdet, gelenek, inanç ve ülkülerin milli ve manevi bütün değerlerinin tamamına diyoruz." Bu tanım, kültürün “tekrarlanan, süreklilik arz eden” yapısına vurgu yapmaktadır.

Kendi benliğinden doğan, kendine ait her şeyi seven, sayan, benimseyen, onu geliştiren kimseler, “o milletin sevgili evlatlarıdır.” Aksi takdirde, “yabancı hayranlığı ve taklitçilik” bizi üzen neticelere götürür. Kaleler zaman içinde zapt edilir, aynı millet olma vasfı kaybolur, bir hüsrana doğru gidiş başlar.

Afrikalı Zenciler Örneği: Kimlik Kaybı

Çakmakoğlu, daha önceki konuşmasında kullandığı “Afrikalı zenciler” örneğini burada daha ayrıntılı işlemektedir. Yüzlerce, binlerce zencinin Amerika Birleşik Devletleri'ne götürüldüğünü, şimdi 19-20 milyonluk bir kitle oluşturduklarını anlatmıştır. Bu insanlar istedikleri kadar "Ben ayrı bir milletim, ayrı bir devlet kuracağım" desinler, mümkün müdür? İsimleri İngilizce, hayat tarzları Amerikalı, düşünce tarzları öyle... “Renginden başka farkları kalmamıştır.” Ayrı bir millet, ayrı bir devlet olmaları artık mümkün değildir. Bu örnek, “kültürel kimlik kaybının bir milleti nasıl yok ettiğinin” çarpıcı bir kanıtı olarak sunulmuştur.

Müzik Örneği: "Ben Onlarla Hüzünleniyorum"

Çakmakoğlu, konuşmasına duygusal bir boyut katarak “müzik” örneğini vermiştir. Dünya müziğinde hayranlık duyduğumuz, sevdiğimiz parçalar olabilir. Ancak asıl önemli olan, “bize ait olan müzikle kurduğumuz duygusal bağdır: "Ama ben bizim olanlarla hüzünleniyor, ben o türkülerle coşuyorsam, ben o şarkılarla duygulanıyorsam, o benimdir, o benim özelliğimdir." Eğer başkalarının müziğini kendi milletimize benimsetirsek, o milletlerden farkımız kalmayacak, varlığımız tartışılır hale gelecektir.

Ekonomik Emperyalizm ve Japon Örneği

Çakmakoğlu, emperyalizmin sadece kültürel boyutuna değil, “ekonomik boyutuna” da değinmiştir. Bu noktada Japonları örnek verir. Japonlar, icat eden bir millet değildir; ama “icat edileni daha güzel, daha kaliteli, daha pratik, daha ucuz yapmayı” başarmışlardır. Bu sayede dünya piyasalarına hâkim olmuşlardır. Türkiye de aynı yolu izleyebilir.

Ancak tehlikelerin en büyüğü yine “kültür emperyalizmi”dir. Kültürlerini ağırdan satan, diliyle, inançlarıyla, yaşayışlarıyla kendini kabul ettirmeye çalışan kültür emperyalizmi büyümektedir.

Almanya'daki Türkler ve "Uyum" Tartışması

Konuşmanın en duygusal ve en vurucu bölümlerinden biri, Çakmakoğlu'nun “Almanya'daki Türkler” meselesine dair söyledikleridir. Almanya'da yaşayan bir Türk kızının (Arzu) gazetede okuduğu yakınmalarını aktarır. Almanların "Niye Almanya'ya gelen insanlarınız bizimle uyum sağlamıyor?" sözlerine cevap verir:

"Uyum sağladığı takdirde zaten benim insanım kaybolup gidiyor. Uyum sağlamaması önemlidir... Ama illa uyumsuzluk var diye problem çıkarmana mukavemet etmemiz lazımdır. En azından oraya giden insanlarımızın desteğinin bizde olması lazımdır."

Bu sözlerin ardından, “Türk insanının özelliklerini” sıralar:

- Dini, inançları Almanlar gibi değil

- Annesinin, babasının yanında edeple oturan çocuklarımız

- Büyüğünün yanında sigara içemeyen

- Bacak bacak üstüne atmayı saygısızlık sayan

- Sabahlara kadar gece kulüplerinde gezip eğlenmeyen

"Bunları yapamadıkları için uyum sağlayamıyorsa, onlar bizim çocuklarımızdır." Bu ifadeler, Çakmakoğlu'nun “gurbetçi Türklerin kimlik mücadelesine” verdiği desteğin ve “milli değerlere bağlılığın” güçlü bir ifadesidir.

Dil ve Coğrafya Bilinci

Çakmakoğlu, “dil” konusuna da özel bir vurgu yapar. Türkçe'yi doğru dürüst konuşamayan, yazamayan, okuyamayan kimselerin bir yabancı dili mükemmel öğrenmiş olmasını yeterli görmez. "Bizim insanımız evvela kendi dilini iyi öğrenecektir" der.

Coğrafya bilincinin önemini anlatırken, duygusal bir dille “Türk dünyasına” uzanır:

- Tuna nehri, Aras, Fırat, Dicle...

- Süreyyaların türküleri, Azerbaycan, Şehriyar'ın seherinden selam getirenler...

- "Al-yeşil bayrağı düğün mü sandın, Yemen'e gideni gelir mi sandın" türküleriyle gözyaşlarımız...

- Karabağ'da yapılan mitingde hâlâ dalgalanan Türk bayrağı...

Bu coşkulu anlatım, Çakmakoğlu'nun bir bürokrat olarak değil, aynı zamanda “Türk dünyasına gönül vermiş bir dava adamı” olduğunu göstermektedir.

Öğretmenlerin Sorumluluğu

Çakmakoğlu, öğretmenlere de önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Her öğretmen, branşı ne olursa olsun, “evvela Türk öğretmenidir.” Her dersinde İstiklal Marşı'ndan, tarihinden, coğrafyasından, geleceğimizden bahsetmek mecburiyetindedir. Beden eğitimi öğretmeni de müzik öğretmeni de yabancı dil öğretmeni de bunu yapmalıdır.” Bu sözler, kendilerinin “eğitimin her alanında milli bilincin işlenmesi gerektiği” tezini pekiştirmektedir.

Gaziantep'teki ODTÜ mezuniyet töreninde söylediği sözleri de tekrarlamaktadır: "Sizler başarılı mühendisler olarak çalışıyor, anılıyor, seviliyor, takdir ediliyorsunuz. Ama benim gönlüm, sizin aynı zamanda ve mutlaka Türk mühendisi olmanızı diliyor…"

Sonuç: Kültür Savaşında Birlik Çağrısı

Bu konuşma, Sabahattin Çakmakoğlu'nun “kültür ve eğitim davasına adanmış bir ömrün” muhasebesi ve geleceğe yönelik güçlü bir vizyon beyanıdır. Metnin ana hatları şöyle özetlenebilir:

- Halk Eğitimi Müdürü gibi "gönül erleri"nin gayretiyle Mersin'de başlatılan sempozyum geleneği, ikinci yılında da devam etmektedir.

- Dünyada sıcak savaşların yerini “kültür savaşları” almıştır; gönülleri ve beyinleri kazanmak, toprak kazanmaktan daha önemlidir.

- Milli kültür, bir milleti millet yapan değerlerin tamamıdır; kaybedildiğinde, o millet de tarih sahnesinden silinir.

- “Afrikalı zenciler” örneği, kültürel kimlik kaybının bir milleti nasıl yok ettiğini gösteren ibretlik bir tablodur.

- Almanya'daki Türkler, uyum sağlamadıkları için eleştiriliyorsa, bu onların “Türk kimliğini korudukları” için övünmeleri gereken bir durumdur.

- Dil ve coğrafya bilinci, milli kimliğin temel taşlarıdır; Türkçe'yi iyi öğrenmeden yabancı dil öğrenmek anlamsızdır.

- Her öğretmen, branşı ne olursa olsun, “evvela Türk öğretmenidir” ve milli değerleri aşılamakla yükümlüdür.

- Türkiye güçlendikçe, düşmanlarımız bizi “can alıcı noktamızdan”, yani kültürümüzden vurmaya çalışacaktır; bu savaşı ancak “bilimsel yöntemlerle ve birlik içinde” kazanabiliriz.

Çakmakoğlu'nun "Güçlü bir Türkiye için, sanayileşmiş bir Türkiye için yapılan çalışmalarımıza nasıl karşı gelindiğini hatırlayınız. 'Siz Avrupa'nın çiftliği olunuz!' diyenler olmuştur. Ama şimdi Ortak Pazarı zorluyoruz, zorlayacağız. Dünya pazarını zorlayacağız. O zaman görülecektir ki, Türkiye, Orta Doğu'nun korkulu rüyası, süper ülkelerin korkulu rüyası olacaktır." sözleri, onun “Türkiye'nin geleceğine olan sarsılmaz inancının” ifadesidir. Bu inanç, "gönül erleri" nin gayretiyle, Mersin'de başlatılan bu sempozyumlar vesilesiyle bir kez daha dile getirilmiştir.

|12 Nisan 2026 |Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXXIX-| Dünde Kalan Sözler- XXIV- | |