Evlerin kaldırımlarında aralıklarla turunç ağaçları yer alıyor, bazıları aşılanıp portakal ağacına dönüştürülüyor, tüm şehir ağaçların çiçek açma zamanında portakal ağacı çiçeği kokuyordu.
Portakal, turunç, incir ağaçları arasına dikilmiş palmiyeler, alabildiğine yükseliyor; en fazla bir iki katlı, bahçeli, avlulu evlerin boyunu aşıyorlardı.
Çam ormanları şehri kuşatıyor, balıkçılar denizden boş dönmüyor; tok ve yetingen insanlar mutluluğu, bereketi, huzuru ve yaşama sevincini yakalamış olmanın keyfi içinde, akşamüstü çaylarını kadın erkek birlikte açık havada içiyorlardı.
On binlerce göçmen kuş, erkek ve dişi, doğru seçim yapmış olarak bu dost şehrin üzerinden uçmayı en doğru güzergâh olarak bellemişti.
Pembe, kırmızı, sarı, beyaz zakkumlar, dikenli incirler, yaseminler, her adımda şehre başka renk katıyorlardı.
Kaktüsler, mimozalar, begonviller, manolyalar, reyhanlar, ortancalar farklı, başka bir diyarda olunduğu izlenimi veriyorlardı.
İnsanlar farklı, şehir farklı idi. Çocuklar ve kediler evden eve girebiliyor, özgürce dolaşabilsinler diye kapılar açık bırakılıyordu.
Sokaklar günlük yaşamın kullanılan mekanlarından idi, sokaklar evin parçası idi. Masalar sandalyeler, avlulara, sokağa çıkarılıyor, yemeklerin ön hazırlıkları komşularla birlikte yapılıyordu.
Sokaklar çocuklarındı; okul dışı zamanlarının büyük kısmını sokaklarda geçiriyorlardı, çünkü şehirde taşıt sayısı dördü, beşi geçmiyordu. Anneler çocuklarını merak etmiyor, onları eve çağırmıyorlardı.
Çocuklar günlerinin büyük bölümünü televizyon karşısında geçirmiyordu, televizyon kanalları yoktu çünkü. Aşırı zengin yoktu, en fazla büyük veya küçük portakal bahçeleri vardı ailelerin.
Çiçeklerin çeşitliliği insan çeşitliliği ile paralellik gösteriyordu, çünkü her köşede başka bir dil konuşuluyordu. Sakinlerin geldikleri coğrafyalar farklı idi.
Toroslardan, Kafkaslar’ dan, Mısır’dan, Selanik’ten, Girit’ten, Rodos’tan, Orta Asya’dan, Suriye’den, İstanbul’dan gelip yerleşen göçmenler kültürlerini birlikte
getirmişlerdi, bu küçücük, sanki hep böyle kalacak şehirde buluşmuşlardı, Yeni pişirilmiş sıcak börekten, dolmadan bir tabak da komşuya gönderilirdi.
Camiler, kiliseler, sinagoglar birbirilerine komşu olan tapınaklarda, özgürlüğün, dostluğun, hoşgörünün, farklılığın tadını çıkarıyorlardı.
Kendi şiirlerini, şarkılarını, dualarını okuyor; geçmişlerinde savaşlar, kıyımlar, sürgünler olsa da, geleceğe güvenle bakıyorlardı. Barışın ve yeni kurulmuş cumhuriyetin kıymetini biliyorlardı.
Bayramlarda farklı dinden komşular ziyaret ediliyor, mezarlıkta farklı dinlerin insanları olarak yana yana gömülüyorlardı.
Farklı çiçeklerin şehri renklendirdiği gibi, farklı coğrafyalardan gelmiş insanlar da farklı kültürleriyle hayatlarının bu yeni şehrini renklendiriyorlar; kendilerini ve şehirlerini farklı yapıyorlardı.
Ustalar, seyyar satıcılar, sütçüler, meyan kökü satıcıları, ayakkabı tamircileri, iğneciler isimleriyle biliniyordu.
Tatil günlerinde portakal bahçelerinde komşular masaları birleştiriyor, tanıdık veya tanımadık yiyecekler, mezeler birlikte yeniliyor, isteyen şarabını, rakısını içiyordu.
Denize şehrin temiz kıyısından giriliyor, su satın alınmıyor, çeşmelerden akan temiz içme suyu içiliyordu.
Kadınlar kabul gününde, erkekler kıraathanede, kahvehanelerde buluşup söyleşiyorlardı. Aşıkların parkı vardı. Çoğu genç erkek zaten aşıktı.
Tüccar Kulübü’nde senede birkaç kez balo düzenleniyordu.
Örnek uygar insan topluluğu ve şehri olarak gösteriliyordu gelen konuklara bu küçük topluluk, bu küçük şehir.
Fakat ne yazık ki, bu güzel topluluk ve bu küçük şehir devraldığı mirası ve emaneti geleceğe taşıyamadı. Çoğu insan bu küçük şehrin, bir zamanlar nasıl olduğunu, burada nasıl yaşanmış olduğunu bilmiyor.
Yazarlarımıza, bestecilerimize, sinema ve tiyatro yönetmenlerimize güç ve esenlik diliyoruz, bu küçük şehri zihinlerinde yaşamaları ve yaşatmaları için. Zihnimizde yer açtık, onları ve eserlerini bekliyoruz, mutluluğu, bereketi ve barışı güçlendirmek için.
Otuz bin-kırk bin kişilik nüfustan iki üç milyonluk nüfusa ulaştı bugün Mersin.
Eski, bahçeli, avlulu evler yıkıldı, yerlerine çok katlı apartmanlar dikildi. Zorunluluktu deniyor. Yunanistan’da İtalya’da, İspanya’da zorunluluk olmadı ama.
Yollar kalabalıktan yürünmez; deniz kirlilikten girilmez oldu. İçme suyu ve gıdalar kirlilik endişesi nedeniyle, tereddütle tüketilir oldu. Hava kirliliği nedeniyle temiz havaların, ormanların, adaların, yaylaların özlemi çekilir oldu.
Artık insanlar daha zengin, fakat deniz daha uzakta. İçme suları satılık, gıdalar zehirli. İnsanlar sitelerde daha güvenli, İnsanlara yer yok, arabalara yer var.
İnsanların zamanı vardı, şimdi zamanları kısıtlı ve aceleleri var. Hastaneler çoğaldı, fakat sağlık için çok para gerek.
Eğitim, sağlık, barınma, gıda pahalı. Çalışacak lşler azalıyor. Sevgiliye, sevdiklere, çocuklara, ana ve babalara, koşuşturmadan zaman kalmıyor.
Dostlarla muhabbete zaman kalmıyor. İkinci mesleğe, beceriye, insanlarla veya tek başına yeni uğraşlara az rastlanıyor.
Şimdi düşünmek zamanı. Küçük şehirdeki yaşamı anımsamak, çimenlere uzanmak, denizi seyretmek; aşırı tüketmemek, kirletmemek dünyayı gerekiyor. Sevmek, sevilmeye zaman ayırmak zamanı. Üretmek, işlemek, birleşmek, ses vermek, sesi duymak zamanı.
Belki ikinci mesleği, bir beceriyi öğrenmek zamanı. Öğrenmek, yeniden başlamak, kurmak, kurulana su taşımak; sokakta, bahçede sofra kurmak, şarkı söylemek, çalgı çalmak, şiir yazmak, dağlara tırmanmak, bilinmeyeni bilmek. Yolları öğrenmek, sonra yol göstermek zamanı. Duymak, sonra da ses vermek zamanı.
Şimdi küçük şehirde büyük hayatı yaşamak zamanı.