Türkiye’de spor sayfalarını açmak artık bir hobi değil, ciddi bir psikolojik dayanıklılık testi. Her sabah aynı kusursuz vizyonsuzluk döngüsüne uyanıyoruz: Olağanüstü kongre, flaş transfer, dev bütçeli vaatler ve finalde o efsanevi yönetim kurulu listeleri...

Bakıyorsun listeye: Turizmci var, tekstilci var, beton mikseri gibi parlayan müteahhit var, enerji baronu var. Adeta “Türkiye Ekonomisi 101: Batış Dönemi” dersi. Eksik olan tek bir detay var, o da spor yönetimi bilen tek bir insan evladı.

Kulüp yönetmiyoruz, sanki sanayi sitesinde ortaklığa gidiyoruz. Bu kadar kusursuz bir cehalet ancak bilinçli, üstün bir çabayla organize edilebilir. Yanlışlıkla bile araya bir profesyonel kaçsa, sistem organ nakli reddeder gibi kusuyor adamı.

Koltuk Sevdası Değil, Bildiğin Ego Lunaparkı

Açık konuşalım: Türk futbolunda kulüp yönetimi bir meslek falan değil; zengin abilerin akşamları stres atmak için bindiği devasa bir ego lunaparkı. Biraz prestij, bolca bedava reklam, "ben koskoca camiayı yönetiyorum" tatmini...

Akademide “kurumsal akıl” diye bir kavramdan bahsederler. Bizdeki karşılığı ise “kronik amnezi”. Her gelen yönetim, sanki kulüp daha dün kurulmuş, kupaları bakkaldan almışlar gibi davranıyor. Her giden ise arkasında "Yunan ordusu bile böyle yakıp yıkmadı" dedirtecek mali enkazlar bırakmayı kulüp geleneği haline getirmiş.

Koskoca Fenerbahçe bile yıllardır bu vizyon patlamasının başrolünde. Duygusal krizler, mikrofon görünce dayanamayan başkanlar, bitmeyen iç savaşlar... Kongreler ise spor organizasyonu değil, bütçesi yetmemiş bir reality show ile taşra siyasi mitingi arasında sıkışmış bir tuhaflık ritüeli. Strateji? Sıfır. Plan? Yok. Ama maşallah, mikrofona uzanan el sayısı sınırsız.

“Bizde ‘kurumsallık’ kelimesi neredeyse ana avrat küfür gibi algılanıyor. Çünkü kurumsallık tehlikelidir; keyfiliği bitirir, hesabı kitabı zorunlu kılar, ‘Ben yaptım oldu’ aslanlarını kafese tıkar. O yüzden nefret ederler kurumsallıktan.”

Biri çıkıp da “Yahu şunu bir profesyonelleştirelim” dediğinde hemen o kutsal refleks devreye giriyor: Alaycı bir gülüş, küçümseme ve sessizce köşeye itme. Sistem fısıldıyor: “Diploma sökmez koçum burada, sen bize algıdan bahset.”

Aşağılık Kompleksinin Euro Hesabı

Şu liyakat terazimizdeki trajikomik tiyatroya bir bakın: Yerli profesyonel sunum yapınca adı "şüphe", yabancı bir hoca gelip aynı şeyleri powerpointten okuyunca adı "vizyon" oluyor.

Aynı CV’yi Ahmet sunduğunda “yetersiz” deyip kapı dışarı edenler, Hans sunduğunda “Türk futbolunda çağ atlatacak dahi” diye manşet atıyorlar. Bu artık bir vizyon arayışı falan değil, düpedüz kolektif bir özgüven çöküşü, aşağılık kompleksinin Euro bazında dışa vurumu! Kendine inancını kaybetmiş bir sistem, sadece dışarıdan gelen parıltılı ambalajlara tapıyor. Çünkü içeride liyakat değil, algıyı en iyi kimin yönettiği kazanıyor.

Endüstriyel Ölçekte Hamaset Pazarı

Kelimeleri kibarlaştırmaya çalışıp kendimizi kandırmayalım. Türk futbolu ağır, tedavisi imkansız bir yönetim körlüğü yaşıyor. Kurumsal yapı yok, stratejik akıl yok, veri kullanımı hak getire, denetim zaten hak getire...

Ama hamaset var! Hem de endüstriyel ölçekte. Şampiyonlar Ligi’nde gol atamıyoruz ama mikrofonda dünyaları deviriyoruz. Yemin ediyorum, şu futbol yöneticilerinin ağzından çıkan boş hamaseti ve gazı bir tüpe sıkıştırsak, ülkenin doğalgaz krizini tek sezonda çözeriz.

Ve her sezon sonu aynı bayat tiyatro: Suçlu aranır (genelde hakem ya da temizlikçi olur), birileri apar topar gönderilir, yenileri gelir, aynı ölümcül hatalar harfi harfine tekrarlanır ve herkes yine ilk kez görüyormuş gibi şoke olmuş taklidi yapar.

Perdeyi Kapatın, Oyun Bitti

Gerçek, bu rezaleti izlemekten yorulan gözlerimizin önünde kabak gibi duruyor:

Sorun teknik direktörün taktiği değil.

Sorun hakemin düdüğü değil.

Sorun sol bek transferi değil.

Sorun, bu köhnemiş, asalak düzenin ta kendisi!

Spor yönetimini bir uzmanlık alanı olarak kabul etmeyen, kulüpleri kendi şahsi vitrini ve holding reklamı gibi kullanan bu ilkel zihniyet değişmediği sürece, sahada sadece birbirimizi tekmelemeye devam ederiz. Her kongre, bir öncekinden daha bağırış çağırışlı ama bir o kadar boş geçecek.

Çünkü asıl mesele o koltuğa kimin oturduğu değil; o koltuğun neden ısrarla, inatla ve sistematik olarak boş bir akılla doldurulduğudur!