Yıllardır aynı masalı dinliyoruz: “Sistem yok, liyakat yok, borç çok.” Hepimiz suçu kulüp başkanlarına, basiretsiz yöneticilere ve liyakatsiz kadrolara atıp kenara çekiliyoruz. Oysa bu karanlık tablonun en sadık suç ortağını görmezden geliyoruz: Gözü kapalı alkış tutan, vizyonu bir sonraki transfer uçağıyla sınırlı taraftar profili.

Türk futbolunu sadece iş bilmez başkanlar batırmıyor; o başkanları her krizde pışpışlayan, popülizme prim veren ve sorgulamayı kulübe ihanet sayan biat kültürü batırıyor.

Koşulsuz Biat, Taraftarlık Değildir

Kulüp sevgisi ile körü körüne biat arasındaki çizgi çoktan silindi. Bir yönetim ne yaparsa yapsın tribünlerden veya sosyal medyadan onay alıyorsa, orada spor kültürü değil, amigoluk vardır.

Havaalanında meşale yakmayı başarı sanıyoruz. Sahaya henüz ayak basmamış, maliyeti kulübün geleceğini ipotek altına almış oyuncuları "şampiyonluk geldi" çığlıklarıyla karşılıyoruz.

Borç katlanırken ses çıkarmıyoruz. "Olsun, başkan cebinden halleder" kolaycılığıyla finansal uçuruma gözlerimizi kapatıyoruz.

Şov yapana "Vizyoner", kulübün parasını koruyana "Çapsız" diyoruz.

Peki, birkaç ay sonra o yıldız transfer yatışa geçtiğinde, maaş yükü kulübü kilitlediğinde ve şampiyonluk kaçtığında ne yapıyoruz? Bütün suçu yönetime atıp "Bu kulüp nasıl bu hale geldi?" diye soruyoruz. Cevap basit: Siz izin verdiğiniz için geldi. Zamanında hesap sormayanların, bugün ağlamaya hakkı yoktur.

Popülizmin Yakıtı: Taraftarın Cehaleti

Yöneticiler durduk yere popülist olmuyor; taraftarın bu sığ talepleri popülizmi tek geçer akçe kılıyor. Gerçek bir yönetim cesareti, gerektiğinde tribüne "Hayır" diyebilmektir:

"Bu oyuncunun maliyeti kulübü batırır, almıyoruz."
"Skor ne olursa olsun bu teknik adamla 3 yıllık plana devam ediyoruz."
"Günü kurtaracak 10 transfer yerine altyapıya yatırım yapıyoruz."

Fakat bu cümleleri duyduğunda stadyumu protestoyla inleten, "Yönetim istifa!" diye bağıran bir kitle varken, hangi başkan koltuğunu riske atar? İğneyi kendimize batırma zamanı geldi: Yönetimler kötü, çünkü taraftar profili nitelikli ve uzun vadeli bir yönetimi taşıyabilecek olgunlukta değil.

Sistem Değişmezse Sadece Aktörler Değişir

Kulüpleri yönetmiyoruz, sadece heba edilen sezonların ardından enkaz topluyoruz. Ne bir oyun felsefesi var ne de finansal disiplin. Sistemsiz başarı beklemek, milli piyango bileti alıp zenginlik planı yapmaya benzer.

Finans uzmanı veya scouting dehası olmanıza gerek yok; ancak şu soruları sormak zorundasınız:

"Bu transfer hangi oyun sistemine göre yapıldı?"

"Üç yıl sonra bu kulübün toplam borcu ne olacak?"

"Başkan gittiğinde geriye bir enkaz mı kalacak, yoksa işleyen bir sistem mi?"

Sonuç: Ya Sorgula Ya da Sonuçlarına Katlan

Başkanlar gelir geçer, futbolcular başka armalara imza atar, teknik direktörler tazminatını alıp gider. Geriye sadece kulüp ve o kulübün borçlarını sırtlanan taraftar kalır.

Her karara alkış tutan taraftar, kulübün koruyucusu değil, batışının sponsordur. Sorgulanmayan yönetici profesyonelleşmez; hesap sorulmayan düzen değişmez. Türk futbolunda gerçek değişim, tribünlerin alkışlamayı bırakıp hesap sormaya başladığı gün gerçekleşecek. O güne kadar yaşanan her hezimet, hak edilmiş bir sonuçtur.