İnsan, hafıza ile eylem arasında duran belirsiz bir sızıdır. Zaman, üzerine basıp geçtiği her varlığı unutturmaya meyilliyken; bazı isimler, bazı yüzler ve bazı sevdalar o akışın tam ortasında devasa bir kaya gibi dikilir. Türkiye’nin kültürel ve siyasal topoğrafyasında bu sarsılmaz varoluşun en somut karşılıklarından biri Yılmaz Güney’dir. Ancak Güney, yalnızca sinema tarihine mal olmuş tekil bir simge değil; kendinden sonraya devreden bir "hakikat arayışı", estetik ve etik bir diyalektiktir.
Bu diyalektiğin günümüzdeki en felsefi ve somut tezahürü ise üçlü bir saç ayağında biçimlenir: Belleği saklayan ve iğneyle kuyu kazar gibi ihyasını üstlenen araştırmacı Tahir Yüksel, o hakikati duruşuyla ve bedeninde taşıdığı coğrafyayla yaşatan Menderes Samancılar ve her ikisinin de varoluşsal pusulası olan Yılmaz Güney.
Bir imgeyi onlarca yıl boyunca biriktirmek basit bir koleksiyonculuk tutkusuyla açıklanabilir mi? Tahir Yüksel’in Yılmaz Güney’e dair her bir kırıntıyı, afişi, mektubu ve belgeyi bir araya getirme çabası, felsefi anlamda "ontolojik bir koruma güdüsü"dür.
Halkının acısını ve umudunu beyazperdeye mühürleyen bir sanatçının unutturulmak, yok edilmek istendiği bir vasatta Yüksel, arşivi soğuk nesneler toplamı olmaktan çıkarıp bir direniş mevzisine dönüştürür. Karanlıktaki Işık: Yılmaz Güney adlı devasa yapıt, tam da Walter Benjamin’in işaret ettiği o "geçmişi tefekkür ederek şimdinin imkanına dönüştüren" devrimci tutumun karşılığıdır. Unutuşun karanlığına karşı Yılmaz Güney’in ışığı, hafızanın somutluğuyla korunur.
Menderes Samancılar’ın duruşuna ve oyunculuğuna baktığımızda ise felsefenin "gövde ve bakış" hattı açılır. Yılmaz Güney sineması estetiğini pasif bir güzellikten değil; toplumsal yaraların, yoksulluğun ve coğrafyanın sert gerçekliğinden alır. Samancılar, işte bu estetiği kendi yüzünde, bakışlarında ve şairane ruhunda taşır. Onun temsil ettiği şey, Yılmaz Güney mirasının patronajsız, toprağa yakın ve yalın devamlılığıdır. Şiir ya da sinema onun için fildişi kulelerde kurgulanan yapay tasarımlar değil; Çukurova’nın tozunu, işçinin nasırını ve hayatın çıplak hakikatini perdeye aksettirme halidir.
Bu üç ismin kesişimi, düşünce-eylem-bellek diyalektiğinin kusursuz bir sentezidir: Eylemi ve düşünceyi başlatan, sanatı ezilenlerin dili kılarak bir dönemin ruhunu inşa eden Yılmaz Güney. Bu fikri bedenleştiren, dostluk ve vefayla somut köprüler kuran Menderes Samancılar. Nitekim Yüksel’in devasa arşivinin Adana’da yankı bulan bir kitaba dönüşmesi, Samancılar’ın kurduğu o vefa köprüsü sayesindedir. Tüm bu tarihsel akışı zamana karşı sabitleyen Tahir Yüksel.
Yılmaz Güney’in vaktiyle Tahir Yüksel’e gönderdiği ithafta yazdığı "Emekçi halkımız umudu ile umutsuzluğu yenecektir" sözü, bu üçlünün ortak felsefi paydasıdır. Umut; pasif bir bekleyiş değil, biriktirilen, yaşatılan ve eyleme dönüştürülen aktif bir kategoridir
Aristoteles’in Poetika’da bahsettiği "Peripeti" —yani trajik talih dönüşü— bu hikayenin özünü oluşturur. Yılmaz Güney’in sürgünlerde ve erkenden noktalanan ömrüne karşın; geride bıraktığı devasa iz, Tahir Yüksel’in arşivinde ve Menderes Samancılar’ın eğilmeyen duruşunda yaşamaya devam ediyor.
Bu tablo, yalnızca üç Çukurovalı dostun hikayesi değildir; hakikate duyulan vefanın ve kolektif hafızanın unutuşa karşı kazandığı felsefi bir zaferdir.
Altın Koza,Hafızanın ve Direnişin Çukurova Üçgeni: Yılmaz Güney, Menderes Samancılar ve Tahir Yüksel
Avukat Elifsu Dilek Şen
Yorumlar