|KAPAĞI AÇILAN KİTAP| 27 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV- 7 | Adı: Mustafa Avcı – Türkülerle Ağlayan Yiğit | Yazar: Mehmet Ali Cengiz | Tür: Kültürel Bellek ve Sözlü Tarih Derlemesi | Yıl: 1989 | Yayıncı: Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri | Tanıtım: Hilmi Dulkadir

Mustafa Avcı – Türkülerle Ağlayan Yiğit

Anlatamayacak kadar bitkin, ama türküleriyle sesini duyuran o adam. Türkülerin içindeki feryadı, kaybedilen gençliği, boş dönen taburları, dul kalan gelinleri hissettiren…

Konuşamayan Adamın Türküleri

Yazar Mehmet Ali Cengiz, Mustafa Avcı’yı ziyarete gittiğinde, yaşlı gazinin artık hayat öyküsünü anlatamayacak durumda olduğunu görür. Yaşı bir asrı geçmiştir. Yorgundur. Belki de yıllarca anlatmaktan yorulmuştur, belki de anlatacak gücü kalmamıştır. Ama dili tutulmuşsa da yüreğinde biriken türküler konuşur.

Mustafa Avcı, 1886’da Pütürge’nin Tepehan Kasabası’na bağlı Tekederesi Köyü’nde doğar. Beş küçük yerleşimden oluşan bir köydür burası. Ortasından Şiro Çayı akar. Sular şırıl şırıl… Ama onun gençliğinde o suların sesi, kurşun sesine karışmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda doğunun birçok cephesinde savaşır. Nerede, hangi cephede, hangi komutanın emrinde? Bilinmez. Kendisi anlatamaz. Ama yaralı olarak köyüne döndüğünde, ağzından dökülen türküler, onun tanığı olur. O türküler dilden dile dolaşır. Yıllarca söylenir. Hâlâ söylenir.

Cengiz, bu türkülerden bir örneği kitabına alır. İşte o türkü: Hayır türkü değil bu bir ağıt:

“Erzurum’a gideriken,

Ayağıma battı diken.

Battığını aramıyom

Yavrular boynun büker…”

Diken batmıştır ayağına. Ama dikeni aramaz. Çünkü önemli olan acı değildir, geride bıraktıklarıdır. Yavrular… Boyun bükmüş bekler. Belki de onları bir daha göremeyecektir. Belki de dönüşte evinin önünde oynayan çocuklar bulamayacaktır. Ama yürür. Diken ayağında, yüreğinde yangın, yürür.

“Erzurum’dan kış geliyor,

Sesi bana hoş geliyor.

Anadolu taburları

Dolu gitti, boş geliyor…”

İşte savaşın özetidir bu. Alaylar, taburlar, bölükler… Dolu gider, boş döner. Yerlerini kimse dolduramaz. Analar, babalar, gelinler boşuna bekler. O kapıya her vuruşta yürek cız eder, ama gelen olmaz. Taburlar boş döner.

“Erzurum alimleri,

Çetin olur talimleri.

Kör olası Urus kralı

Dul koydun gelinleri…”

Burada isyan vardır. Beddua vardır. Rus çarına, o çarı getirenlere, o çarın peşinden gidenlere. “Dul koydun gelinleri” demek, binlerce gencecik kadının kocasını savaşta kaybetmesi demektir. Düğün dernek kurulmuş, gelinlik giyilmiş, kına yakılmış, ama koca cepheye gitmiş, bir daha dönmemiştir. Gelin, ömrü boyunca bir yastıkta yalnız uyur. Yastığın bir yanı hep soğuktur.

“Erzurum yolu çatal,

Beşliyi dalına atar.

Kör olasın Urus kral

Çift gelin, yalnız yatar…”

Ne acı bir tezattır bu. “Çift gelin, yalnız yatar.” Düğün gecesi başlamış, bir gün bile dolmamış birliktelik. Koca cephede şehit düşmüş, gelin ömrünün sonuna kadar yastığın bir yanını boş bırakmıştır. Hiç dolmayacak bir boşluk. Hiç ısınmayacak bir soğuk.

“Erzurum altı bayır,

Kurşun gelir cayır cayır.

Beş para harçlığım ok,

Kayır Mevla’m, bizi kayır…”

Ve dua. Başka çare yoktur. Beş para harçlığı yoktur. Cebinde ne bir kuruş ne bir lokma. Tek silahı duadır, tek güvencesi Allah’tır. “Kayır bizi,” der. “Kayır ki bu vatan düşmana kalmasın. Kayır ki bu topraklar bölünmesin. Kayır ki analar bir daha ağlamasın.”

Mustafa Avcı susar. Türküleri konuşur. Bu türküler, onun ve onun gibi nice isimsiz askerin feryadıdır. Yakılmış bir ağıttır. Kaybedilmiş bir gençliğin, yarım kalmış düğünlerin, boş dönen taburların türküsüdür.

Kim bilir, belki de bu türküleri söylerken gözleri dolar, sesi titrer. Ama kimse duymaz. Kimse anlamaz. Yıllarca köyünde, dağların arasında, türküleriyle baş başa kalır. Rüzgâra söyler, çaya söyler, dağlara söyler. Onun adını kitaptan okuruz. Ama türkülerini, daha önce duymuş muyuz? Belki bir yerlerde, bir düğünde, bir asker uğurlarken, bir ağıt yakılırken… İşte o türkülerin sahibi, Mustafa Avcı imiş. Farkında mıydık? Değildik. Ama artık biliyoruz.

Mustafa Avcı’nın ölüm tarihi kitapta yazmaz. Ama onun bıraktığı türküler, yüzyıllar boyunca söylenecek kadar güçlüdür. Onun sesi, suskunluğunun içinde haykırmaya devam eder.

“Erzurum altı bayır,

Kurşun gelir cayır cayır…”

Evet, kurşun gelir cayır cayır… Ama o kurşunlara göğüs gerenler, işte bu Mustafa Avcı gibi yiğitlerdir. Onlar susar, türküleri susmaz. Onlar toprağa düşer, türküleri göğe yükselir. Onlar unutulur belki, ama türküleri unutulmaz. Çünkü türkü, bir milletin hafızasıdır. Ve bu hafıza, Mustafa Avcı gibi suskun yiğitlerin sinesinde yeşermiştir.

*

|KAPAĞI AÇILAN KİTAP| 4 Temmuz 2026 | Sayı: XXXIV- 8 | Bir binbaşının vasiyetini yerine getiren, cesedi düşmana vermeyen, Nurettin Aknoz’la omuz omuza savaşan, yıllar sonra radyoda kendi hikâyesini dinleyip ağlayan gazi: Osman Gazi Çavdar |