Türkiye'nin son yıllardaki siyasal atmosferine bakıldığında, kavramların anlamının büyük ölçüde yitirildiği görüyoruz. Demokratlık, muhafazakârlık, liberallik, sosyal demokrasi, milliyetçilik ya da sosyalizm gibi tarihsel ve düşünsel arka plana sahip ideolojiler artık çoğu zaman ilkeleriyle değil, günlük siyasi tartışmaların diliyle gündeme geliyor.
Aynı kişi, aynı konu hakkında farklı zamanlarda birbirine tamamen zıt görüşler savunabilmekte; dün eleştirilen bir davranış bugün alkışlanabilmekte, bugün savunulan bir ilke ise yarın kolaylıkla terk edilebilmektedir.
Böyle bir ortamda insanlar fikirleri değil tarafları, ilkeleri değil kişileri, doğruları değil, kendi grubunun söylemlerini savunur hale geldi. Asıl tehlikede budur zaten.
Esas olan herhangi bir düşünceyi sorgusuz kabul etmek değil; her düşünceyi sorgulayabilmektir. Gerçek anlamda özgür birey, yalnızca başkalarının düşüncelerini eleştirebilen kişi değildir. Aynı zamanda kendi inandıklarını da sorgulayabilen, kendisiyle yüzleşebilen, gerektiğinde yanlış yaptığını kabul edebilen ve yeni bilgiler ışığında fikirlerini değiştirebilen kişidir.
Çünkü düşünce, statik ve donmuş bir yapı değil; sürekli gelişen canlı bir süreçtir.
Bir toplumun en büyük gücü, aynı fikirde olan insanların çokluğu değildir. Asıl güç, farklı düşünebilen insanların birbirini dinleyebilmesidir. Ne yazık ki günümüzde farklı düşünmek çoğu zaman düşmanlık sebebi haline gelmiştir.
İnsanlar artık "Haklı olan kim?" sorusunu değil, "Bizden olan kim?" sorusunu sormaktadır. Böylece siyaset, ortak aklın üretildiği bir alan olmaktan çıkarak kimliklerin çatıştığı, algıların işletildiği bir arenaya dönüşmektedir.
Ulusal TV leri ve programcılarını izlediğimizde, her biri kendi mahallesinde konumlanmış, gerçeklerden ve objektif davranmaktan öte, birbirine algılarla üstünlük sağlama yarışına girdiklerini görüyoruz. Bu toplumu hiçe saymak, anlamamak, kendini yaşatmaktır.
Temsil mekanizmasının sağlıklı işlemesi için siyasi partiler gereklidir. Ancak hiçbir parti, hiçbir lider ve hiçbir ideoloji insan aklının ve vicdanının önüne geçmemelidir.
Çünkü partiler insanlar için vardır; insanlar partiler için değil. Bu denge bozulduğu anda siyaset, hizmet üretmekten çok sadakat üretmeye başlar.
Bir bireyin herhangi bir siyasi görüşe yakın hissetmesi son derece doğaldır. Ancak bu yakınlık, eleştirel düşünceyi ortadan kaldırıyorsa, yanlışları görmeyi engelliyorsa, karşı tarafı insan olmaktan çıkarıp yalnızca rakip ya da düşman olarak göstermeye başlıyorsa, artık burada düşünceden değil, saplantılı bağlılıktan söz etmek gerekir.
Kör bağlılık ise hangi düşünce adına yapılırsa yapılsın özgürlüğü daraltır. Özgür birey olmanın en önemli şartlarından biri, çıkar, korku veya beklentilerden mümkün olduğunca bağımsız düşünebilmektir. Elbette herkes yaşadığı çevrenin, yetiştiği kültürün ve sahip olduğu deneyimlerin etkisi altındadır. Hiç kimse bütünüyle tarafsız değildir.
Ancak taraflı olmak ile tarafgir olmak arasında önemli bir fark vardır. Taraflı olmak, belirli değerlere sahip olmayı ifade ederken; tarafgir olmak, doğrular değişse bile tarafını değiştirmemeyi ifade eder. İşte asıl sorun da budur.
Sistem düşünmeyi değil ezberlemeyi, sorgulamayı değil itaati ödüllendiriyorsa, siyasal kutuplaşmanın da önüne geçmek kolay olmuyor tabi.
Belki de en büyük kaybımız, siyasetin hayatımızın merkezine yerleşmiş olmasıdır. Aslında insan yaşamı bundan çok daha geniştir. Bilim, sanat, edebiyat, müzik, spor, felsefe, teknoloji, çevre, üretim, aile, dostluk ve insan ilişkileri; toplumun gerçek gelişimini sağlayan alanlardır.
İnsanlar günlerinin önemli bir bölümünü birbirlerine siyasi görüşlerini kanıtlamaya çalışarak geçirirken, birlikte üretebilecekleri, öğrenebilecekleri ve geliştirebilecekleri pek çok değeri ihmal etmektedir.
Bir düşünceyi savunmak ile o düşüncenin esiri olmak aynı şey değildir. Sağlıklı toplumlar, partizan bireylerden değil; bilinçli yurttaşlardan oluşur. Bilinçli yurttaş ise oy verdiği partiyi gerektiğinde eleştirebilen, desteklemediği bir partinin doğru yaptığı işleri de teslim edebilen kişidir.
İnsan olgunlaşmış karakteri ile, yalnızca doğru bildiği şeyleri savunmasıyla değil; yanlış olduğunu gördüğü anda kendi tarafına da aynı cesaretle "yanlış" diyebilmesiyle şekillenir. Vicdan, herhangi bir ideolojinin değil; insan olmanın ortak değeridir. Futbol takımını tutar gibi, toplumsal değerleri hiç edersek, tarafgir saplantısına kapılırsak, hayatın her alanında yanılgılarla karşılaşabiliriz.
Bu nedenle karakter sahibi birey, siyasi aidiyetini kimliğinin merkezine koyan kişi değil; hangi görüşten gelirse gelsin doğruyu destekleyebilen, yanlışa karşı durabilen kişidir.
Belki de geleceğin en büyük ihtiyacı, yeni siyasi hareketlerden önce yeni bir düşünme kültürüdür. İnsanların birbirlerini etiketlemeden dinlediği, fikirlerin kişilerden bağımsız değerlendirildiği, eleştirinin ihanet olarak görülmediği ve farklılıkların zenginlik kabul edildiği bir toplumsal iklim oluşturulmadan kalıcı bir demokratik olgunluğa ulaşmak kolay değildir.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, bir grubun içinde kaybolduğunda değil; kendi vicdanıyla baş başa kaldığında verebildiği kararlarla başlar. Partiler değişebilir, iktidarlar değişebilir, ideolojiler dönüşebilir. Ancak dürüstlük, adalet, merhamet, liyakat, özgürlük, bilim, akıl ve insan onuru gibi evrensel değerler kalıcıdır.
Siyaseti kendi çıkarları üzerinde biçimlendirmeye çalışan politikacılar, günümüzde siyasete olan güvensiz algının mimarlarıdır. Değerlerden önce şahsi menfaatler öne çıkınca böyle bocalamaya başlıyoruz.
Belki de asıl mesele; vatandaşa, "Hangi partiyi destekliyorsun?" sorusundan önce şu soruyu sorabilmektir:
"Hangi değerleri savunuyorsun?"
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, insanların hangi partiye oy verdiği değil; hangi değerlere sadık kaldığıdır.