Savaş, insanlığın en kadim ama en utanç verici alışkanlıklarından biridir. Hangi çağda, hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın; adı bazen “güvenlik”, bazen “önleyici müdahale”, bazen “kutsal dava” olur. Fakat sonuç değişmez: Savaş ve sonuçları; yıkım, yoksulluk, gözyaşı ve derin bir vicdan kaybıdır.

Bugün Ortadoğu’da yükselen gerilim; yalnızca devletlerin askeri hamlelerinden ibaret değildir. Bu tablo, ideolojik ve teokratik saplantılarla kendi halkını yoksulluk içinde tutan yönetim anlayışlarının da; küresel güç dengelerini korumak adına her türlü senaryoyu devreye sokmaktan çekinmeyen doyumsuz aklın da ortak ürünüdür.

Bir tarafta dini söylemi siyasal iktidarın zırhı haline getirerek toplumu baskılayan ve ekonomik çöküşü kader gibi sunan yapılar; diğer tarafta dünya hâkimiyetini kaybetmemek için bölgesel krizleri stratejik araç olarak kullanan güç merkezleri…

Bu çatışmalı denklemde en büyük bedeli ödeyenler ise ne generaller ne de saraylardır. Bedeli; işsiz kalan gençler, evlatlarını kaybeden anneler, göç yollarında savrulan aileler ve gelecek umudu çalınmış toplumlar öder. Savaş, haritalar üzerinde çizilen sınırları değil; insan ruhunda açılan derin yaraları kalıcı kılar.

Ortadoğu karanlığında din adına konuşup halkını sömüren çıkarcı yöneticiler ile bu düzenin sürmesinden ekonomik ve stratejik kazanç sağlayan küresel aktörler arasında kurulan görünmez ittifak, bölgeyi sürekli bir gerilim hattına dönüştürmektedir. Bu düzen; korku üzerinden yönetilir, düşmanlık üzerinden beslenir ve barış ihtimalini zayıflık olarak gösterir.

Oysa gerçek güç, silahın namlusunda değil; adaletin, hukukun ve insan onurunun korunmasındadır. Dünyada barış yanlıları güçlü olmadıkça, vicdan sahibi toplumlar ortak bir ses oluşturmadıkça ve demokratik bilinç küresel ölçekte derinleşmedikçe; bu kısır döngü insanlığa zarar vermeye devam edecektir.

Savaşın arkasındaki zihniyetleri, çıkar ilişkilerini ve ahlaki erozyonu sorgulamadan işin aslını göremeyiz. Çünkü kalıcı barış, ancak hakikatin cesaretle konuşulduğu ve her türlü ideolojik körlüğün reddedildiği bir zeminde mümkündür.

İnsanlık ya güç merkezlerinin stratejik hesaplarına teslim olacak ya da ortak vicdanın sesini büyütecektir. Tercih, yalnızca devletlerin değil; toplumların ve bireylerin de sorumluluğundadır.

Son yıllarda devletlerarası çatışmalarda yalnızca ordular değil, liderler de doğrudan hedef haline gelmiştir. Özellikle İran ile İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim hattında görülen “hedefli operasyonlar”, savaşın klasik cephe anlayışını değiştirmiştir. Artık savaş; tankların sınır geçtiği, orduların açıkça karşı karşıya geldiği bir modelden ziyade, istihbarat, siber operasyon ve nokta atışı suikastlar üzerinden yürütülen bir karakter kazanmıştır.

Üst düzey liderlerin veya askeri komutanların ortadan kaldırılması, kısa vadede caydırıcılık ve psikolojik üstünlük sağlayabilir. Ancak uzun vadede bu tür hamleler iki farklı sonucu doğurur: Ya karşı tarafı daha temkinli ve savunmacı bir çizgiye iter ya da intikam ve misilleme gücünü artırarak çatışmayı daha kontrolsüz bir zemine taşır.

Tarihsel deneyimler, özellikle ideolojik veya teokratik rejimlerde lider kadroların kaybının sistemi tamamen çökertmek yerine, daha radikal refleksler üretme riskini barındırdığını göstermektedir.

Görülüyor ki; bu yeni savaş stratejisinde hedef yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmak değildir; aynı zamanda karşı toplumun moralini, güvenlik algısını ve yönetim istikrarını sarsmaktır. Böylece savaş, fiziksel sınırların ötesinde zihinsel ve psikolojik bir alana taşınmaktadır.

Ne var ki liderlerin öldürülmesi, savaşın ahlaki meşruiyetini güçlendirmez. Aksine, uluslararası hukuk tartışmalarını derinleştirir ve çatışmayı daha gri bir zemine iter. Devletlerarası hesaplaşma kişiselleştikçe, diplomasi alanı daralır; intikam dili güçlendikçe barış ihtimali zayıflar.

Modern savaşın stratejisi değişmiş olabilir, fakat acısı değişmemiştir. İsimler değişir, aktörler değişir, yöntemler değişir… Ama genelde ölenler, sürülenler, göç edenler, yoksulluğu yaşayan yine sıradan insanlar olmuştur.

Hırs, süper ego, ihtiras gibi ahlaki değerlerden uzak anlayışlar sistemlere hâkim oldukça; erdem, vicdan, insan ve doğa hakkının bir esamesi okunmuyor.

Toplumsal bilinci öncelemeden, her alanda büyüyen çürümeyi durdurmak için kararlı olmadan, dünyanın bu kötü seyrini değiştirmek de çok zor olacaktır.

İran kendi halkını cendereden kurtarmalı, adaletli davranmalı, bireysel ve toplumsal özgürlüğü baskıcı yöntemlerle sürdürmemelidir.

Farklı etnik yapıları bünyesinde barındıran ve büyük enerji kaynaklarına sahip olan İran, önce kendi halkıyla barışık olmak durumundadır. Kendi halkına baskı uygulayan bir yönetim şekli kalıcı istikrarı sağlayamaz.