Son dönemde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan ve çocukların fail olduğu cinayet vakaları, sadece münferit adli olaylar olarak ele alınamayacak kadar derin ve çok katmanlı bir toplumsal kırılmaya işaret etmektedir.

Bu acı hadiseler, hepimizi aynı sorunun etrafında buluşturuyor: Bir çocuk nasıl olur da şiddeti çözüm yolu olarak görebilecek noktaya gelir?

Bu sorunun cevabı, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Çocukların ruh dünyasında biriken travmalar, aile içindeki iletişimsizlik ve eğitimsizlik, sevgi ve ilgi eksikliği, ekonomik sıkıntıların yarattığı baskı, toplumsal belirsizlikler ve güvensizlik ortamı; hepsi bir araya gelerek kırılgan zihinlerde derin yaralar açmaktadır.

Aile, çocuğun ilk adım attığı okuludur. Ancak bu okulda sevgi yerine ihmal, rehberlik yerine ilgisizlik varsa, çocuk kendi yolunu çoğu zaman yanlış yönlerde aramaya başlar.

Öte yandan, dijital çağın kontrolsüz akışı içinde çocuklar; sosyal medyada şiddeti normalleştiren içeriklere, manipülatif troll hesaplara, gerçeklik algısını bozan oyunlara ve şiddeti normalleştiren film ve dizilere maruz kalmaktadır.

Henüz kimlik gelişimini tamamlamamış bireylerin, bu içerikleri süzgeçten geçirecek zihinsel donanıma sahip olmaması, şiddetin sıradanlaşmasına ve hatta bir ifade biçimi olarak içselleştirilmesine neden olabilmektedir.

Bu trajedilerin en ağır yükünü ise hayatını kaybeden çocukların aileleri taşımaktadır. Evlat acısı, tarif edilemez bir boşluk ve ömür boyu sürecek bir yaradır. Bu acı sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir yaradır. Çünkü her kaybedilen çocuk, toplumun geleceğinden eksilen bir umut, sönmüş bir ışıktır.

Toplumsal kaygının giderek arttığı bu süreçte, çocukların eğitim sistemindeki konumunu yeniden düşünmek zorundayız. Eğitim yalnızca akademik başarıya indirgenmemeli; çocukların duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimini de kapsayan bütüncül bir anlayışla ele alınmalıdır.

Sanat, spor ve kültürel faaliyetler; çocukların kendilerini ifade edebilecekleri, enerjilerini sağlıklı bir şekilde yönlendirebilecekleri alanlar olarak daha fazla desteklenmelidir. Çünkü sanatla temas eden, sporla disiplin kazanan bir çocuğun şiddete yönelme ihtimali büyük ölçüde azalır.

Bu noktada devletin, eğitim kurumlarının, ailelerin ve sivil toplumun ortak bir sorumluluk üstlenmesi kaçınılmazdır. Rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin bu tür riskleri erken fark edebilecek şekilde desteklenmesi, aile eğitim programlarının yaygınlaştırılması ve dijital içerik denetimlerinin daha etkin hale getirilmesi kaçınılmaz olmuştur.

Yaşanan bu acı olaylar birer uyarıdır. Eğer çocuklarımızı sadece büyütüp yetişkinliğe hazırlayan değil, aynı zamanda onları anlayan, dinleyen ve yönlendiren bir sistem kuramazsak, benzer trajedilerin tekrar etmesi kaçınılmaz olacaktır. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun gerçek gücü, çocuklarını ne kadar koruyabildiği ve onlara ne kadar sağlıklı bir gelecek sunabildiği ile ölçülür. Bu nedenle bugün atılacak her doğru adım, yarının daha huzurlu ve güvenli toplumunun teminatı olacaktır.