Dağlık Kilikia Bölgesinin özellikle batısına baktığımızda, hala keşfedilmeye bekleyen ören yerlerinin varlığı oldukça dikkat çekicidir. Bugünkü adıyla Tisan Yarımadası’nda bulunan Kilikia Aphrodisiası her ne kadar keşfedilmeyi bekleyen bir ören yeri olmasa da bakir kalmış dokusuyla ve Kilikia Bölgesi’nde bulunduğu lokasyonu dolayısıyla, bölgenin en dikkat çekici ören yerlerinden biri olmayı, yüzyıllar öncesinden hak etmiştir.

“Dünyanın en güzel 13. Koyu” olarak anılan, turkuaz renkli denizi ve antik Aphrodisias Kenti kalıntılarıyla ünlü Tisan Yarımadası, Akdeniz’in saklı bir cennetidir. Tisan’a oldukça virajlı, yüksek bir tepeyi aşarak ulaşabiliyorsunuz. Tepenin zirvesini aşıp, yarımadayı ve koyları gördüğünüzde, Mersin sınırlarında hatta Türkiye’nin en güzel lokasyonlarından birisiyle karşı karşıya kaldığınızdan emin oluyorsunuz.

Tisan Yarımadası’nın doğal güzelliği, anlatmak istediğim asıl konu olmasa da buranın muhteşem güzelliğine de sık sık vurgu yapacağım. Antik dönemdeki adı Kilikia Aphrodisiası olarak anılan ve adını aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodit’ten alan bir kentte, güzelliklerden bahsetmemek ne mümkün. “Aphrodit’e Adanan Şehir” olan Kilikia Aphrodisiası, antik dünyada tek değil elbette. Karia bölgesinde, bugünkü Aydın ilinin Karacasu ilçesindeki Geyre köyündeki Aphrodisias, Aphrodit ismiyle anılan kentlerin en büyüğü ve tanınmış olanıdır. Yine Kıbrıs’ın Rum kesimindeki günümüzdeki Baf, Antik dönemdeki Pafos kentinde de Aphrodisias’a adanmış bir şehir daha vardı. Bu kadar önemli bir tanrıçanın da adının, üç ayrı kente verilmesi, çok da yadırganacak bir durum değil.

Antik dünyada “Aphrodisias” adıyla anılan üç kentten ikisinin Doğu Akdeniz coğrafyasında olmasının bir tesadüf olmadığı kanaatindeyim. Çünkü mitolojide, Aphrodit’in dünyaya geliş hikayesi tam da bu bölgede geçer. Efsaneye göre Akdeniz’in köpüren sularında, özellikle Kıbrıs çevresindeki denizlerde oluşan beyaz köpüklerin içinden eşsiz bir güzellik doğar: Aphrodit. Adının kökeni de zaten Yunanca “aphros”, yani “deniz köpüğü” kelimesine dayanır. Yunan mitolojisine göre Aphrodit’in doğuşu, yalnızca bir tanrıçanın ortaya çıkışı değil; gökyüzüyle denizin, şiddetle güzelliğin iç içe geçtiği kozmik bir hikâyedir.

Her şey göklerin efendisi Uranos ile oğlu Kronos arasındaki büyük savaşla başlar. Gökyüzünün Tanrısı Uranos, çocuklarını karanlıkta hapsettiği için Gaia’nın, yani toprağın öfkesini üzerine çeker. Yunan mitolojisinin en çarpıcı anlatılarından biri gerçekten bu sahnedir. Bu ilginç hikayeyi biraz detaylı bakalım. Hikâyeye göre Uranos göğün kendisiydi; yıldızlı gökyüzü gibi düşünülürdü. Eşi Gaia ise yeryüzüydü. Uranos her gece Gaia’nın üzerine kapanır gibi iner, onunla birleşirdi. Fakat çocukları doğdukça Uranos’tan korkmaya başlar. Gaia da bunun acısını taşıyamıyaz hale gelir ve çocuklarını korumak adına, onları adeta kendi bedeninin içine hapseder. Sonunda Gaia kocası Uranos’a korkunç bir plan yapar. Gri çakmaktaşından büyük, keskin bir orak yapar ve Titan oğullarına seslenir: “Babanızı kim durduracak?” Hepsi bu soru karşısında çok korkar, sadece Kronos öne çıkar ve annesinin isteğini gerçekleştirmek ister. Gece olduğunda Uranos yine Gaia’nın üzerine iner. Annesinin sakladığı yerde pusuda bekliyen Kronos, yaklaşan Uranos’un erkeklik organını elindeki orakla keser.

Bu sahne antik Yunan için sadece bir şiddet sahnesi değildir, kozmik bir kırılmadır yanı sıra. Çünkü Uranos, göğün sonsuz hâkimiyetini temsil ediyordu. Kronos’un yaptığı şey de göğün, dünyaya olan mutlak egemenliğini parçalamaktı. Bu hikaye, mitolojide karanlık ama şiirsel bir dile dönüşür. Uranos’un kanı toprağa damladıkça Gaia’dan yeni varlıklar doğar: Erinysler (intikam tanrıçaları), Devler ve Melia denen dişbudak perileri. Öte yandan gökyüzü ile yeryüzünün ayrıldığı o korkunç anda Uranos’un bedeninden kopan parçaların bir kısmı da denize düşer. Denize düşen parçanın çevresinde beyaz köpükler oluşmaya başlar. Yunanlar buna “aphros”, yani köpük derdi. İşte Aphrodite adının kökeni de buradan gelir. Denizin içinde büyüyen köpüklerden olağanüstü güzellikte bir varlık yükselir. Afrodit’in doğumu bu yüzden alışılmış bir “tanrı çocuğu” doğumundan çok farklıdır. Bu doğuş, denizden çıkan kozmik bir güzellik gibi yüzyıllarca anlatıla gelir.

Rivayete göre Aphrodit ilk kez Kıbrıs kıyılarında karaya ayak basar; bu yüzden Kıbrıs ve Kilikia kıyıları, antik dünyada onun kutsal coğrafyası kabul edilir. Yukarıda da bahsettiğim gibi Aphrodit’in Doğu Akdeniz’de kendi adına iki ayrı yerde Antik yerleşke olması bir tesadüf olamaz. Özellikle Kıbrıs Adası ve çevresindeki Akdeniz kültlerinde Aphrodit’in deniz köpüğünden doğduğu fikri çok güçlü ve sevilen bir hikayedir. Bu yüzden kıyılar, deniz kabukları, dalgalar ve inciler onun sembolleri hâline gelir. Mitolojide de onun denizden yükselişi yalnızca bir doğum olarak değil, doğanın yeniden nefes alışı gibi anlatılır. Dalgalar sakinleşir, rüzgâr yumuşar, kıyılarda çiçekler açar.
Bu hikâyede dikkat çekici olan bir diğer durum, aşk ve güzellik tanrıçasının bir savaşın ardından doğmasıdır. Yani mitolojiye göre Aphrodit, kaosun içinden çıkan güzelliğin de bir imgesidir. Gökyüzündeki tanrısal çatışmanın ardından denizin köpüğünden yükselen bu figür, antik dünyada yalnızca aşkı değil; bereketi, tutkuyu ve yaşamın yeniden doğuşunu temsil ederdi. Aphrodite’in denizden doğuş sahnesi daha sonra antik sanatın da en ünlü tasvirlerinden biri hâline gelir. Özellikle kabuk içinde denizden yükselen Aphrodit betimi, Roma ve Rönesans sanatında sürekli tekrar edile gelmiştir…