KAPAĞI AÇILAN KİTAP | 10 Ekim 2026 | Sayı: XXXIX | İŞGALDEN KURTULUŞ'A VE CUMHURİYET MERSİN'i | Yazar: Nihat TANER | Tanıtım: Hilmi DULKADİR |
M. Nihat Taner’in “İşgalden Kurtuluş'a ve Cumhuriyet Mersin'i” (Pitura Yayıncılık, Mersin Kitaplığı-9, ISBN: 978-625-00-6170-1) çalışması için yapılabilecek en isabetli tanım, kuşkusuz şudur: Bu eser, bir yerel tarih kronolojisi veya resmî bir memuriyet sicili değil; kente ödenmiş derin bir vefa borcu, çelikten bir hafıza kazısı ve Akdeniz’in o yorgun ama mağrur coğrafyasında yazılmış bir uygarlık güncesidir. Yazar, eserini torunları Nihat Uras ve Can Ural Çukurova’ya armağan ederken; Hakan Gök, Ali Murat Merzeci, Ali Kemal Fincan ve Hüseyin Cahit Arseven gibi yerel hafızanın asırlık taşıyıcılarına vekâleten selam gönderir. Mersin’in 1918'in o karanlık işgal günlerinden Cumhuriyet’in ilk çeyrek asrının aydınlık ocağına uzanan bu çetin yolculuğu; aile arşivlerinden kıymetli vesikalara, lise yıllarının hatıralarından genelkurmay ceridelerine, Osmanlı ve Fransız dönemi nadide kartpostallarından 30. Alay'ın el yazısı harp defterlerine, Tuksavul ve Olgaçay aile albümlerinden Halkevi kurs fotoğraflarına ve 1940'ların papatya tarlasını andıran bahriye karelerine kadar yaklaşık kırk beşi aşkın görsel ve belge dokusuyla ilmek ilmek örülmüştür. Eser: UNESCO’nun kent belleği ve kimlik inşası vizyonuna Mersin’den verilmiş en somut, en kalıcı cevaplardan biri olarak karşımızda durmaktadır.
Kitabın kapağı aralandığında, okuyucuyu evvela kışlanın kadim taşlarına sinmiş bir barut ve direnç kokusu karşılar. Kitabın ilk sayfalarında yer alan “Mersin Kışlası”, 1914 senesinde 47. Alay’a ev sahipliği yapmaktadır. Buradan Çanakkale’nin o cehennemi cephesine sevk edilen ve Kanlısırt siperlerinde (16 Mayıs 1915) kahramanlaşan Mehmet Fasih’in “Kanlısırt Günlüğü”’ne uzanan hikâye, kentin vatan savunmasıyla kurduğu sarsılmaz bağı gözler önüne serer. 1916’da müttefik uçakları ve toplarıyla bombalanan kışla, 1918’in sonlarında Fransız işgal kuvvetlerinin eline geçmiş; Afrika avcıları (Chasseurs d'Afrique) ve Ermeni Lejyonu 7. Bölük tarafından “Dufieux (Düfyo) Kışlası” adıyla anılmaya başlamıştır. Bir isim değişikliği gibi görünen bu detay, aslında emperyal iradenin kentin belleğine kazımak istediği yaranın ve sömürgeci zihniyetin somut nişanesidir. Taner, esasen eserinde işgali değil, o işgale karşı ta dağ eteklerinde yükselen sessiz ve çelikten başkaldırıyı da belgeler: Pozantı yöresini işgal eden Fransız Binbaşı Mesnil’in birliğinin Karboğazı’nda kırk dört vatansever tarafından pusuya düşürülmesi (27–28 Mayıs 1920, teslim protokolü 29 Mayıs), ulusal karşı koyuşun yerel coğrafyadaki asimetrik[1] ve gururlu zaferidir.
Garp Cephesi’ne uzanan yollarda, Çukurova’dan sevk edilen "Adana müfrezesi" Afyon, Düğen Dişi sırtları, Kılıçarslan Beli, Tınaztepe ve Balmahmut’ta düşman sağ kanadına karşı kanlı muharebeler vermiştir. 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması sonrasında Mersin Mıntıka Komutanlığına Kurmay Albay Şükrü Naili (Gökberk), Tarsus Mevki Komutanlığına Topçu Yarbay İsmail Ferahim (Şalvuz) atanmış; mutasarrıflığa Fahri Bey, Tarsus kaymakamlığına ise Hilmi Bey (Cerit) getirilmiştir.
Kitabın en heyecan verici arşival kırılmalarından biri, Mersin’in kurtuluş gününün uzun süre 5 Ocak sanılması geleneksel yanılgısının nasıl tashih edildiğini anlatan kısımdır. 1958’de “Kuvayı Milliye” dergisinde yayımlanan iki eski fotoğrafın tetiklediği arayış, merhum Kenan Kayaselçuk ve Kemal Müderrisoğlu’nun Genelkurmay Harp Tarihi Enstitüsü'nde bulduğu “30. Piyade Alayı harp ceridesi”[2] ile sonuca bağlanmış; Türk askerinin kente 5 Ocak'ta değil, “3 Ocak 1922” sabahı saat 10.45’te mızıka eşliğinde girdiğini tescillemiştir. Bekirde, Yalınayak ve Karacailyas’tan hareket eden birliklerin Hükümet Konağı önünde sancak çekmesi, Muhittin Paşa’nın nutku ve Müftü Efendi’nin duasıyla mühürlenen o gün, Ziya Paşa Gazinosu’nda verilen seksen kişilik ziyafetle taçlanmıştır. Batı cephesine koşan ve İstiklal Madalyası ile onurlandırılan Kurtuluş Rıza (Ali Rıza Bozkurt -şehit kardeşi Atıf dâhil-), İsmail Safa Çiftçi, Ömer Nazmi Çiftçi, Şeref Genç, Veli Haşim, Osman Muzaffer Koçaşoğlu, Lütfi Oğuzcan ve Mithat Toroğlu’nun isimleri, kentin bu topraklara ödediği bedelin şerefli nişanesidir.
Fener Caddesi’nin deniz fenerinden aldığı adla başlayan, Kızıldere, Efrenk ve Müftü Deresi kıvrımlarıyla Kışla Caddesi’ne ve Çamlıbel’e evrilen kentsel morfoloji; 1928’de Vali Ali Rıza Ceylan ve Belediye Reisi Şevket Sümer devrinde Alman Lenz şirketiyle gerçekleştirilen asfalt ve drenaj hamleleriyle modernleşme evresine girer. Kuru / Süslü Çeşme ve II. Dünya Savaşı yıllarında canavar düdüğü ile itfaiye gözetlemesi için kullanılan sondaj kulesi, bu somut dönüşümün tanıklarıdır. 1929 Salnamesi’nin kaydettiği 21.765 nüfuslu, iki yüz bin dönümlük bağ, bahçe ve zeytinlikleriyle zenginleşen Mersin; Muammer Tuksavul’un “Doğudan Batıya ve Sonrası” adlı hatıralarında adeta nefes alır. Tuksavul’un Almanya’dan dönüp İngiliz/Fransız ortaklı yağ fabrikasında işletme mühendisi olarak işe başlaması, rafinaj krizleri, Fındıkpınarı yaylasına yaptığı o yaya ve nefes kesen yürüyüş, Dr. Haydar ve Mahmut Seyda ile çıkardıkları “Toros Gazetesi”, bozkırın ortasında çarkların dönebilmesini sağlayan yerli aklın ve haysiyetli direnişin destanıdır. Atatürk’ün Mersin ziyareti sırasında valiyle yaşadığı diyalog ve mütareke sonrası kimseden emir almadan ilk kurşunu atan Bekirdeli Osman Ağa’yı onurlandırması, hükümetin halkla kurduğu o asil ve vefalı sözleşmenin en net resmidir.
Siyasal çoğulculuğun ilk büyük denemesi olan “1930 Belediye Seçimleri”, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) rüzgârıyla Mersin’de toplumsal bir fırtınaya dönüşmüştür. “Yeni Mersin” gazetesinin sahibi M. Fuat Akbaş ve başyazar H. Zaloğlu’nun (Halil Olgaçay) savunduğu Cumhuriyet Halk Fırkası hattına karşı, SCF adayları arasında yer alan Ata Çelebi, Şıhmanzade Şükrü, Saim Arif ve kadın aday Nazike Hanım’ın varlığı, kentin siyasi olgunluğunu ve çoğulcu potansiyelini gösterir.
Fethi Okyar’ın meclis kürsüsünden dile getirdiği seçim usulsüzlükleri ve baskı iddiaları, tek partiden çok partili hayata geçişin sancılı ama kaçınılmaz müzakere zeminini gözler önüne serer. Bu siyasi çalkantıların ardından gelen “Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Kutlamaları”, kentin gördüğü en görkemli toplumsal şölenlerden biridir. Vali Salim Gündoğan başkanlığında kurulan Ses ve Yazı, Renk ve Işık, Sergi ve Grafik, Musiki ve Spor komiteleri, kutlamaların ne denli tabana yaygın bir organizasyonla hazırlandığını kanıtlar. Halkevi’nde Muallim İrfan ve Hikmet Hanım öncülüğünde açılan Onuncu Yıl Marşı kursları, Silifke Caddesi’ndeki devasa geçit resmi, toprak alma merasimi ve geceleri sokakları aydınlatan fener alayları, Şinasi Develi ile Ali Metin Tok’un hatıralarında yankı bulduğu üzere, kamusal alanın coşkulu bir yurttaşlık ritüeline evrilişidir. Hermann Jansen’in 1938’de hazırladığı Mersin İmar Planı ve Mithat Toroğlu’nun belediye başkanlığı döneminde (1929–1942) kente kazandırılan içme suyu arıtma tesisi ile asri mezarlık hamleleri, kentin modern şehircilik kimliğini mühürlemiştir.
Kitabın ikinci yarısı, Cumhuriyet’in Mersin’i kurucu bir laboratuvar gibi dönüştürüşünü eğitim, kadın hakları, sanat ve kamusal estetik ekseninde derinleştirir. Zekiye Olgaçay, Kastamonu mitinginin o cesur ruhunu Mersin’e taşıyan, belediye meclis üyeliği ve Türk Hava Kurumu başkanlığıyla kentin modernleşme soluğuna omuz veren öncü bir cumhuriyet kadınıdır. Kiremithane’de Mürşide Suner’in kurduğu “Isı Yuva” anaokulu ve ilkokulu, Nusayri, Hristiyan ve Musevi çocukların Türkçeyi pürüzsüz konuştuğu, borazan amblemli minik önlüklerin doğa ve insan sevgisiyle yoğrulduğu avangart (öncü ) bir pedagoji deneyimidir. Prof. Dr. Uğur Ersoy’un kaleme aldığı "Mürşide Abla" anlatısı, bu aydınlanma ocağının nesiller boyu taşıdığı vicdani ve ilmi tortuyu demli bir vefayla kayda geçer. Tarsus Amerikan Koleji ve İleri İlkokulu bu eğitim hamlesinin taşıyıcı sütunlarıdır. Harf devrimi ve Millet Mektepleri’nin köylere kadar uzanan kolları, Gözne ve Fındıkpınarı yaylalarında açılan dershaneler, küçük Hatice Mazlume’nin (181 Hatice) pırıl pırıl yazılmış güzel yazı defteri; ressam Ali Cemal Benim’in kente yerleşerek Halkevi’nde açtığı resim kursları ve Galatasaray sergilerine taşıdığı peyzajlar ile Toroğlu Ziya Bey’in fırçası, kentin estetik ve zihniyet devrimini belgelemektedir.
19 Mayıslarda kikler ve yelkenlilerle denize açılan Mersin gençliği; II. Dünya Savaşı’nın o çetin günlerinde Heybeliada’dan Mersin Kışlası’na taşınan “Deniz Harp Okulu ve Lisesi” ile Astsubay Okulu’nun varlığı (1941–1947), kentin sosyal dokusuna bambaşka bir soluk getirmiştir. Bülent Ulusu, Zahit Atakan ve Nejat Tümer gibi geleceğin deniz komutanlarının ve başbakanlarının bu okulda okumuş olması, Mersin’i Türkiye’nin denizcilik ve askerî eğitim tarihine bağlayan kilit bir halkanın adıdır. 1945 yılının o soğuk aralık gecesinde Uray Caddesi’ndeki Ziraat Bankası ve Sümerbank pamuk depolarında çıkan felaket boyutundaki yangında, yerel itfaiyenin yetersizliği karşısında sabaha kadar cansiperane dövüşerek kenti büyük bir felaketten kurtaran Deniz Harp Okulu subay ve erlerinin kahramanlığı, asker ile sivilin omuz omuza yazdığı destanın somut kanıtıdır. Papatya tarlasını andıran beyaz üniformalı bahriyelilerin pazar günleri kentin sokaklarında yarattığı o zarif hareketlilik, kentin cadde estetiğini ve sosyal ritmini kökten değiştirmiştir.
Sonuç:
Türkiye’deki benzer yerel tarih denemelerinin aksine M. Nihat Taner’in bu çalışması, yerel hafızayı resmî ideolojinin tekdüze övgü korosundan veya sığ bir nostalji havuzundan çıkarıp “arşival belge sadakatine, tapu verilerine, askeri ceridelere ve tanıkların sesine” oturtur.
Eser; kışlayı taştan bir bina olarak görmez, 47. Alay’dan Kanlısırt’a, Dufieux’den Deniz Harp Okulu’na uzanan kesintisiz bir “süreklilik coğrafyası” olarak okur.
Siyasal çalkantıları mahalle ve esnaf düzeyine indirger, eğitim hamlesini soyut bir kalkınma planı değil Isı Yuva'nın mikroskobik detaylarıyla somutlaştırır.
Sayfa aralarına serpilen Osmanlı ve Fransız dönemi kartpostalları, 30. Alay ceride defterleri, Tuksavul ve Olgaçay aile albümleri, Halkevi kurs fotoğrafları ve 1940'ların bahriye karelerinden oluşan kırk beşinci aşkın görsel ve belge seçkisi, metni yazılı bir kitaptan öteye, yaşayan bir açık hava kent müzesine dönüştürür.
Nihat Taner, bu güzide eserinde:
Uluslararası kent tarihi ve post-kolonyal / millî kuruluş yazınında Akdeniz havzasındaki liman kentlerinin dönüşüm analitikleri, işgalden cumhuriyete geçiş süreçlerini askeri bir hat değil; mekânın, dilin, mimarinin ve kamusal ritüellerin yeniden inşa edildiği devasa bir laboratuvar olarak inceler.
Chicago’nun “Encyclopedia of Chicago” (2004) veya Londra’nın “London: A Biography” (2000) gibi anıtsal kent biyografileri dünya yazınında ne kadar merkeze konuyorsa, Taner’in bu eseri de Mersin için tam olarak o kütüphane işlevini görmektedir.
Mersin’i anlamak, Cumhuriyet’in medeniyet ve insan iradesi projesini anlamaktır; bu kitap ise o iki hakikati lekesiz, berrak bir arşival ayna gibi okuyucusuna sunmaktadır.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dizelerinde yankı bulduğu gibi:
"Günlerim ne iyi geçti Mersin'de /
Alabildiğine deniz, sonra sen..."
Bu demli günce, yerel tarihçiliğin çelikten bir hafıza zinciri olarak geleceğe bırakılmış en kıymetli mirasıdır.
Yazarına teşekkürler…